“Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin en büyük şehri için anıtsal bir hedefe sahip. Erdoğan İstanbul üzerinde yeni bir mega kanal inşa etmek istiyor. Erdoğan’ın planları, Karadeniz’in jeostratejik haritasının yakında yeniden şekillendirilebileceği ihtimalini artırıyor."

Ulusal Güvenlik Savunma Strateji Derğisinin Foreign Policy Research Institute’de yayımlanan çeviri analizine göre,Erdoğan yıllarca, “Çılgın proje” olarak adlandırdığı “Kanal İstanbul” projesini dillendirdi. Haziran 2021’in sonlarında ise en az 15 milyar dolara mal olacağı tahmin edilen proje için bir temel atma töreni düzenledi . Proje, Boğaz’dan geçişte yaşanan gecikmeleri azaltmayı ve Türk ekonomisine çok ihtiyaç duyulan bir destek sağlamayı amaçlıyor.

Kanal, öncelikli olarak sadece yerli bir proje olarak değil, jeopolitik açıdan en önemli projelerden biri olarak görülmeli. Bu, Erdoğan’ın Ankara’yı büyük bir güç haline getirmeye yönelik süregelen çabaları ve Karadeniz’deki güç dengesini yeniden çizme girişimlerini işaret ediyor.

Son yıllarda Erdoğan’ın dış politikası ile bölgeyi yeniden şekillendirdi. Suriye’ye müdahale ederek kuzeyinde etkin bir tampon bölge kurdu.

Erdoğan ilk olarak Doğu Akdeniz’de Libyalı müttefikleri ile tartışmalı olan ve statükoları altüst eden bir deniz sınırını anlaşması imzaladı. Erdoğan, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün tarafsız kalmasına rağmen, 2020 savaşındaki önemli desteğiyle Ankara’nın Azerbaycan’daki etkisini genişletti. Erdoğan ayrıca, övgüye değer insansız hava araçları da dahil olmak üzere Türk askeri teçhizatını Karadeniz üzerinden Ukrayna’ya satmaktan da çekinmiyor.

Türkiye yükselen bir Ortadoğu, Akdeniz, Avrupa ve Avrasya gücüdür. Türkiye’nin çok bölgeli bir güç olmaktan gerçek bir büyük güç haline gelmesi için Karadeniz’deki kavşaklarına erişimin kontrolü özellikle önemlidir.
Türkiye’yi önemli bir oyuncu yapan tek faktör İstanbul Boğazı üzerindeki egemenliği değildir. Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna ev sahipliği yapıyor. İncirlik Hava Üssü, ABD stratejik nükleer caydırıcılığının bir parçasına ve Ortadoğu’nun başka yerlerindeki operasyonlar için kilit unsurlara ev sahipliği yapıyor. Romanya ve Bulgaristan, Karadeniz’e kıyısı olan NATO üye ülkeleri arasında önemli bir donanma kapasitesine sahip değiller.

NATO’nun bölgede, özellikle de Batı ile daha yakın ilişkiler kurma arzuları nedeniyle Moskova ile çatışan kıyı devletleriyle ilgili olarak çok ciddi güvenlik endişeleri var. Ukrayna Donbas limanlar içinde büyük ölçüde önemli olsa da Odessa ve Mykolaiv’deki limanları gibi Rusya’ya karşı koymak için donanma kabiliyetinden yoksun. NATO, ancak gerçekten Türkiye gibi bir noktadan ortaya çıkabilirse bir başarı umudu elde edebilir.

Batı-Türkiye ilişkilerindeki soğuma büyük ölçüde, Türkiye’yi Osmanlı’nın en parlak döneminde olduğu küresel güç olarak yeniden yaratmaya çalışan Erdoğan’ın döneminde gerçekleşti. Uluslararası alanda iddialı bir Türkiye, Erdoğan’ın yerelde tarihi bir lider olarak imajını sağlamlaştırmasına yardımcı oluyor. Bu durum sadece askeri mülahazalarla da sınırlı değil. Erdoğan, Türkiye’nin Azerbaycan’dan gelen petrol ve doğal gaz güzergâhlarındaki merkezi konumunu kabul ediyor. Türkiye’nin Ege Denizi’nde sondaj hakları konusunda Yunanistan ve Kıbrıs ile fikir ayrılığı konusunda son dönemde net bir duruş sergiliyor ve bölgedeki doğalgaz jeopolitiğinde daha da büyük bir rol aradığını açıkça ortaya koyuyor.

Kanal planı da, Ankara’nın son dönemde yoğun bir şekilde yayılmacı bir dış politika geliştirmesindeki son adımdır. Bu durum Ankara’nın aktivist bir dış politikaya sahip olmadığı Erdoğan’ın iktidardaki ilk on yılıyla karşılaştırarak anlaşılabilir. O zamanki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “komşulara karşı sıfır sorun” politikası yürüttü. Davutoğlu; Gürcistan-Rusya savaşı’ndan kaçınma kampanyası yürüttü, Kıbrıs’ı yeniden birleştirmeye yönelik bir barış planına ilişkin 2004 referandumunu destekledi, Avrupa Birliği ile bağları geliştirmeye çalıştı ve hem İran hem de Arap rakipleriyle ilişkilerin ilerletilme konusunda çabalar sarfetti.

Erdoğan’ın dış politika yaklaşımı bu dönemdem sonra ve özellikle Arap Baharı ışığında değişmeye başladı. Arap Baharı, Erdoğan’a bölgede bir dizi hükümet üzerinde etkili olma potansiyeli sundu. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğerleri, Erdoğan’ın bu yaklaşımını Müslüman Kardeşler’i bölgede ve uluslararası alanda meşrulaştırmanın bir arka kapısı olarak gördüler ve kendi meşruiyetlerine yönelik meydan okuma olarak algıladılar.

Sonraki yıllar, Batı’nın Suriye ihtilafına Körfez destekli müdahaleleri desteklediği ancak Türkiye’nin karşı çıktığı bir dönem oldu ve meseleleri daha da zorlaştırdı. Müteakip olarak ortaya çıkan göçmen krizi, Avrupadaki siyaset kurumlarının çoğu için bir kırılma noktası oldu.

Washington ile kırılma noktası ise Erdoğan’ın ABD merkezli bir “din adamı Fetullah Gülen’i” suçladığı Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından geldi. Obama yönetiminin ilk başta bunu bir darbe girişimi olarak nitelememesi nedeniyle Erdoğan, artık dış ve iç tehditlere karşı destek için Washington’a güvenemeyeceğine ikna oldu.

Erdoğan’ın darbe girişiminin ardından Batı’ya yönelik tavrı, Erdoğan’ın Rusya ile hızlı bir şekilde yakınlaşmasına zemin hazırladı. Türkiye’nin Moskova’ya yönelik yenilenen yaklaşımının, başarısız darbenin Batı ile ve özellikle ABD ile olan ilişkilerine yansımalarıyla doruğa çıkması tesadüf değildir. Ankara , Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekatı ile Suriye’ye müdahalesini tırmandırırken bile Moskova ile ilişkilerini önemli ölçüde iyileştirmeyi başardı .

Rus-Türk ilişkileri henüz yeni bir düzlüğe ulaşmış değil. Aralarındaki rekabet ve bir dizi çatışmada önemini korumaktadır. Suriye’ye ek olarak Erdoğan ve Putin, Libya ihtilafında karşıt tarafları destekledi. Rusya, Dağlık Karabağ konusunda alevlenen 2020 ihtilafında görünürde Ermenistan’ın müttefikiyken, Türkiye gidişatı Bakü’nün lehine çeviren insansız hava aracı teknolojisini sağlayarak Azerbaycan’ı kararlı bir şekilde destekledi.
Dikkat çekici olan, tüm bu tartışmaların ortasında, öncelikle Türk-Batı ilişkilerinin zarar görmesi, Rusya-Türkiye ilişkilerinin ise zarar görmemesi. Batı’nın Erdoğan’ın dış politika gündemine yaklaşımı genellikle küçümseyici ve hatta düşmancadır. Ankara; Suriye, Libya ve Azerbaycan’da adeta tek başına hareket etti.

Erdoğan’ın Türkiye’si, ufukta daha da büyük şeylerin özlemi ile yükselen bir güç olarak kendisini açıkça ortaya koyuyor. Kanalın uygulanabilir veya uygun fiyatlı olması, Türkiye’nin hamleleri jeopolitik bir ağır sıklet olarak muamele görme ve Avrasya, Orta Doğu, Avrupa ve Kuzey Afrika’nın geleceğindeki tartışmalarda masada oturma arzusunu sembolize ediyor. Bunun zaten bölgesel gerçekleri yansıttığı göz önüne alındığında, Batı’nın Türkiye’yi yalnızca NATO’daki rolüyle yetinen ikincil bir bölgesel güç olarak görmeye devam etmesi artık imkansız.”