Göçmen karşıtlığını nasıl okumalıyız?

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nden Araştırma Görevlisi Emrah Yağmurlu, göçmen karşıtlığını AA Analiz Masası için değerlendirdi.

Göçmen karşıtlığını nasıl okumalıyız?

ANALİZ: Suriye iç savaşının başından bu yana açık kapı politikası uygulayan ve yaklaşık olarak 3,7 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye, bugün dünyada en çok mülteci barındıran ülke konumundadır. Tüm Avrupa ülkelerinde toplamda bir milyon civarında Suriyeli mülteci bulunduğu göz önüne alındığında Türkiye’nin bu süreçte yapmış olduğu fedakarlık daha iyi anlaşılacaktır. Yeterli uluslararası desteğin olmayışı, göç sürecinin beraberinde getirdiği sosyo-ekonomik sorunlar ve Suriye karşıtlığı üzerinden siyasi rant devşirmek isteyen siyasi parti ve odakların faaliyetleri, sürecin yönetilmesini zorlaştırmaktadır.

Türk toplumunda Suriyeliler algısı

Türk toplumunun kolektif hafızasında Almanya’daki soydaşlarının maruz kaldıkları ırkçı saldırılar halen tazedir (bkz. Solingen faciası. Bu nedenle, Türk toplumu sürecin başından beri Suriyeli göçmenlere kucak açmış, münferit birkaç olay dışında Suriyelilerle barış içerisinde yaşamıştır. Türkiye’de Suriyeli mültecilere yönelik saldırıların ve ırkçı söylemlerin artması dikkate değer bir konudur. Sürecin ekonomik ve kültürel boyutlarına baktığımızda karşımıza ilginç veriler çıkmaktadır. 2016 yılında Türkiye'nin 27 şehrinde yapılan kamuoyu yoklamasında Türk halkının yüzde 69’unun Suriyelilerle kültürel olarak benzeşmediği tespit edilmiştir. Yine 2016 yılında yapılan bir başka çalışmada ise Suriyelilerin Türkiye’yi tercih etmesinde tarih, dini, kültürel yakınlığın etkili olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Suriyeli mültecilerin ülkeye ekonomik açıdan ciddi bir katma değer kattığına dair de elimizde veriler bulunmaktadır. Bu durumda toplumda artan mülteci karşıtlığını nasıl okumalıyız?

Yeterli uluslararası desteğin olmayışı, göç sürecinin beraberinde getirdiği sosyo-ekonomik sorunlar ve Suriye karşıtlığı üzerinden siyasi rant devşirmek isteyen siyasi parti ve odakların faaliyetleri, sürecin yönetilmesini zorlaştırmaktadır.

'YABANCI ' KİMDİR?

Toplumdan topluma değişmekle birlikte genel anlamda insanlar, kendilerinden olmayan kişilere yani yabancılara tarih boyunca farklı tepkiler vermişlerdir; insan olarak görmeme, öldürme veya misafir etme, özel ilgi gösterme gibi... Fakat her halükarda insanlar kendi toplumlarına gelen yabancılara hep temkinli yaklaşmışlardır. Yabancı ile ilgili iki farklı tipoloji geliştiren Georg Simmel ve Alfred Schutz’un çalışmalarına baktığımızda, yabancı olma durumunun doğası ve toplumların yabancıya gösterdiği olumlu ve olumsuz tepkilerin belli modeller/örnekler (patternler) gösterdiği, dolayısı ile evrensel bir yönünün olduğu söylenebilir.

Georg Simmel, yabancıyı bir topluluğa yeni gelen fakat kalıcı olarak yerleşmemiş kişi olarak tanımlar. Simmel'e göre yabancının gitme özgürlüğü vardır ve yabancının en önemli özelliği, geldiği gruba başından beri ait olmayışı ve oraya aksi durumda kendiliğinden ortaya çıkmayacak bir şeyler ihraç ediyor oluşudur. Yabancı, sonradan geldiği için grubun geleneğine, kurallarına, adetlerine, kısacası kültürüne “yabancıdır” yani grubun diğer üyeleri gibi görmez dünyayı. Fakat kendisi ile birlikte getirdiği önemli şeyler vardır, bu bir tüccarın başka bir toplumdan getirdiği maddi şeyler olduğu gibi önemli fikir ve buluşlar da olabilir. Simmel’in yabancısı toplum tarafından davet edilen, objektifliği ve getirdikleri nedeniyle kıymet verilen kişidir (tüccar, ara bulucu, hakim vs.). Alfred Schutz, Simmel’in "yabancısının" zıddı bir yabancı tanımı yapar. Schutz’un yabancısı, geldiği grup tarafından hoş karşılanmayan biridir (göçmen, misafir, turist vs.). Schutz'a göre yabancı, geldiği grup tarafından kabul görmek isteyen kişidir. Schutz’un "yabancısı" topluma bir tehdit oluşturmakta ve toplum tarafından objektifliği takdir edilmemektedir.

Toplumdan topluma değişmekle birlikte genel anlamda insanlar, kendilerinden olmayan kişilere yani yabancılara tarih boyunca farklı tepkiler vermişlerdir; insan olarak görmeme, öldürme veya misafir etme, özel ilgi gösterme gibi... Fakat her halükarda insanlar kendi toplumlarına gelen yabancılara hep temkinli yaklaşmışlardır.

Schutz, yabancı ve geldiği toplum arasındaki ilişkiyi anlamak için önce yabancının geldiği toplumdaki birey ile o toplumun kültürü (kültürel örüntü) arasındaki ilişkiye bakar. Kültürel örüntü, genel anlamda nerede nasıl davranmamız gerektiğine dair toplumda hemen hemen herkesin asgari düzeyde bildiği ama üzerine çok da düşünmediği şeyler olarak tanımlanabilir. Dolayısı ile sıradan bir grup üyesi günlük hayatını yaşarken bunlar üzerine düşünmeden bu bilgiden faydalanarak hayatına devam eder. Schutz’a göre bu bilgi kısmen nettir ve tutarlı da değildir. Fakat kişiyi sarıp sarmalayan bu kültür örüntüler, o kişiye yeterli tutarlıkta ve netlikte görünür. Bunlar içinde doğduğu toplum tarafından kendisine aktarılmış, sorgulanmayan, sorgulanması akla bile gelmeyen, genel kabul görmüş bilgilerdir. Bu bilgiler bir bakıma kerameti kendinden menkul, sosyal hayatta işleri halletmek için kullandığımız güvenilir hazır reçetelerdir. Yabancı, gruba sonradan geldiğinden bu kültürel örüntülere ve varsayımlara da yabancı kalmaktadır. Dolayısı ile grup için sorgulanmayan şeyleri sorgulamak zorunda kalan kişi pozisyonuna düşmektedir çünkü geldiği toplumdaki kültürel örüntüler, diğer herkese göründüğü gibi kendisine tutarlı ve net gelmemektedir. Schutz’a göre bu durum yabancıdaki iki özelliği açıklamaktadır, yabancının objektifliği ve onun şüpheli sadakati. Yabancı, geldiği toplumun inandıkları ile kendisini bağlı hissetmemektedir. Bu durum yabancının geldiği topluma eleştirel bakabilmesini sağlamaktadır. Ayrıca kendi kültür ve inancının da sınırlarına bu süreçte gördüğünden daha objektif olabilmektedir. Fakat yabancılar geldikleri toplum gözünde yine bu durumundan dolayı şüpheli konumuna düşmektedirler. Bunun nedeni de yabancının onlara ait olan kültürel örüntüleri kabul etmemesidir çünkü grup üyeleri için normal ve doğal yaşam biçimi budur.

Bu bilgiler ışığında toplumda Suriyeli mültecilere yönelik artan huzursuzluğun nedenlerini görebiliriz. Suriyeli mültecilere yönelik toplumda var olan olumlu algının, Suriyelilerin kalıcı olarak burada yaşayacağının gündeme gelmesi ile birlikte yerini olumsuz ve yer yer ırkçı söylemlere bıraktığına şahit olduk. Toplumdaki Suriyelilere yönelik yabancı algısının Simmel’in tanımladığı tipolojiden Schutz’un tipolojisine kayma nedeni bu anlamda Suriyelilerin istedikleri zaman gitme özgürlüklerinin olmayışında yatmaktadır. Benzer bir tepkinin Türkiye’de yaşayan Avrupalı profesyonel işçilere yönelik gelişmediğini görmekteyiz. Dolayısı ile istediği zaman gitme özgürlüğü olan ve toplumdaki kişilerin yapamadığı işleri yapan Avrupalı/Amerikalı gurbetçiler (expat) bu anlamda olumlu karşılanırken savaştan kaçan ve bu anlamda gitme özgürlüğü olmayan Suriyeliler ise hem maddi olarak (işçi sınıfının yaptığı işlere talip olma) hem de kültürel olarak toplumun belli bir kesimi tarafından tehdit olarak algılandılar ve dışlayıcı bir tepki ile karşılaştılar. Bu durumda Suriyelilerin sayıca çok olmaları, dolayısıyla toplumda görünürlüklerinin fazla oluşu da önemli bir etken oldu.

Dil ve kültür bariyeri nedeniyle ortaya çıkan yanlış anlamalar, her iki toplumun birbirine dair basmakalıp yargılar geliştirmesine yol açmakta ve toplumsal huzurun altını oymaktadır. Bu basmakalıp ifade ve ön yargıların, toplumdaki göçmen karşıtı kişi, parti ve medya kuruluşları tarafından gerçekmiş gibi yansıtılması, ırkçı söylemlerin toplumda yaygınlaşmasına ve günün sonunda giriş kısmında örnek olarak verdiğimiz tarzda münferit ırkçı saldırılara yol açmaktadır.

Suriyelilere yönelik tepkinin olası nedenleri

Toplumda Suriyelilere yönelik, özellikle işçi sınıfından gelen tepkilerin ana nedeni, sürecin ekonomik yükünü en çok bu kesimin hissetmesidir. Suriyelilere kültürel anlamda hissedilen uzaklık, özellikle Suriyelilerin Türk toplumuna karşı hissettiği kültürel yakınlık düşünüldüğünde ilginç görünmekle birlikte yukarda bahsettiğimiz üzere evrensel bir tepkidir. İki toplum arasındaki dil bariyeri aşıldıkça bu anlamdaki kültürel uzaklık ve yol açtığı sorunlar da azalacaktır. Çünkü dil ve kültür bariyeri nedeniyle ortaya çıkan yanlış anlamalar, her iki toplumun birbirine dair basmakalıp yargılar geliştirmesine yol açmakta ve toplumsal huzurun altını oymaktadır. Bu basmakalıp ifade ve ön yargıların, toplumdaki göçmen karşıtı kişi, parti ve medya kuruluşları tarafından gerçekmiş gibi yansıtılması, ırkçı söylemlerin toplumda yaygınlaşmasına ve günün sonunda giriş kısmında örnek olarak verdiğimiz tarzda münferit ırkçı saldırılara yol açmaktadır.

Aktörler, kararları belli bir bağlam (yapı) içinde almaktadır. Bağlam ya da yapı, bu kararları sınırlayan veya şekillendiren unsurlar (sınıf, cinsiyet, din, millyet vs.) olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye’deki artan göçmen karşıtlığı bu anlamda yapısal sorunların dışa vurumudur. Devletin bu anlamda konuya el atması, meselenin partiler üstü bir düzlemde tartışılması, göç konusundan en çok etkilenen işçi sınıfının üzerindeki yükün azaltması, siyasilerin göçmen karşıtı söylemlerine karşı kamuoyu oluşturulması, Suriyelilerin entegrasyonunda önemli birer engel olan dil ve kültür bariyerlerini aşmaya yönelik yeni projelerin geliştirmesi gerekmektedir.

[Arş. Gör. Emrah Yağmurlu, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi]

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER