Pakistan, ABD’nin Afganistan’dan onursuz çıkışının günah keçisi mi?

Sovyetlerin Afganistan işgali boyunca Pakistan’ı destekleyen ve Mısır, Suudi Arabistan gibi diğer ülkelere de destekleten ABD, Rusların Afganistan’dan çekilmesinden itibaren Pakistan’ı Afgan mülteciler ve “kalaşnikof kültürü” ile baş başa bıraktı.

Pakistan, ABD’nin Afganistan’dan onursuz çıkışının günah keçisi mi?

Doç. Dr. Ömer Aslan (AA) - Afganistan’da son bir hafta içerisinde hızla ilerleyerek Kabil’i kuşatan Taliban, 1990’lardan ders almış ve Batılı devletlerden gelen “Kabil’i şiddet kullanarak ele geçirmemesi” söylemlerini dikkate almış olacak ki, bir geçiş hükümetiyle iktidarı devralmaya hazırlanıyor. Afganistan’da iktidarın niteliği, iktidarda Taliban’ın ağırlığı, izlenecek iç ve dış siyaset henüz bilinmezken, Pakistan başta Afgan yetkililer ve Afganlar olmak üzere tüm bu süreçten sorumlu tutuluyor. Pakistan desteği olmasa Taliban’ın bu şekilde ilerlemesinin mümkün olmadığı dile getiriliyor.

1950’de Pakistan’ın ilk Başbakanı Liyakat Ali Han’ın Washington ziyaretiyle başlayan Pakistan-ABD ilişkileri bir ittifak değildi; ABD’nin Pakistan’a olan ilgisi Sovyetler Birliği ve komünizmle mücadele için, Pakistan’ın tercihini ABD’den yana kullanması ise Hindistan tehdidi nedeniyleydi. Pakistan’ın ABD’nin Hindistan’a karşı yardımına geleceği hayalinin boşa çıkması uzun sürmedi. ABD, üyesi olan ülkelerin ısrarlarına rağmen Bağdat Paktını NATO benzeri bir askeri ittifaka dönüştürmeye karşı çıktığı gibi, önce Çin-Hindistan savaşında Hindistan’ın yardımına koştu, ardından 1965 Hindistan-Pakistan savaşında Pakistan’a beklediği yardımı yapmadı. Afgan cihadı da ABD-Pakistan ilişkilerinin “alışveriş” niteliğini değiştirmedi. ABD, Sovyetlerin Afganistan işgali boyunca Pakistan’ı destekler ve Mısır, Suudi Arabistan gibi diğer ülkelere destekletirken, Ruslar Afganistan’dan çekildiği an Pakistan’ı Afgan mülteciler, uyuşturucu belası ve “kalaşnikof kültürü” ile baş başa bıraktı.

ABD bunun üstüne bir de Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle tedricen Hindistan’ı kendisine stratejik ortak belirledi ve Hindistan nükleer silahlarına karşın Pakistan’ın nükleer programına yönelik yaptırımlar uyguladı. 11 Eylül saldırıları bir kez daha Pakistan’ı ABD için önemli hale getirdi. 11 Eylül sonrası da Afganistan’ı işgal ederken, Pakistan’ı önce işbirliği yapması için, ilerleyen yıllarda da Pakistan açısından tüm risklerine ve zorluklarına rağmen Peştunların yaşadığı Afganistan sınırında askeri operasyonlar yapması için zorladı. Pakistan bu süreçte ABD birliklerinin Afganistan’a havadan ve karadan ulaşımını sağladı. Pakistan tabii ki bu süreçte bir yandan ABD’ye destek verirken, diğer yandan ABD, daha önce (ve bugün) olduğu gibi, ansızın Afganistan’dan çekilme kararı aldığında açıkta kalmamak için kendi yarattığı Taliban’ı korudu. ABD de Pakistan’ın tüm endişelerine karşın Hindistan’ın Afganistan’daki varlığını artırmasını teşvik etti. ABD’nin işgal boyunca El-Kaide hedeflerine yönelik olduğunu belirterek yaptığı ancak sivillerin hayatını kaybettiği her insansız hava aracı saldırısı Pakistan’a zarar verdi. ABD-Pakistan işbirliği Pakistan Talibanı’nın ortaya çıkmasına zemin hazırladı ve Pakistan’ın bizzat kendisi işgal boyunca yüzlerce terör saldırısının hedefi oldu. Son dönemde de ABD Pakistan’ı sürekli “terör örgütlerine finansman sağlayan ülkeler” listesine almakla tehdit edip durdu. Eski ABD Başkanı Donald Trump, 2018’de attığı bir tweette Pakistan’ın yıllardır ABD’yi aldattığını söyleyerek ABD’nin Pakistan’a bakışını en duru şekilde özetlemişti.

Halbuki ABD yönetimlerini uzunca bir süre aldatan Pentagon’du. Pakistan, Afganistan’da Peştunların haksız yere iktidarın uzağına düştüklerini düşündüğünü, bu durumun tersine çevrilmediği sürece Afganistan’a huzur gelmeyeceğini hep dile getirdi. Afganistan’daki durumun askeri yollarla çözülemeyeceğini, siyasi çözümün şart olduğu da Pakistanlı en yüksek mevkilerce söylenmişti. Fakat Bush yönetimiyle başlayan yanlış politika, Obama yönetimi tarafından, Irak’ta başarılı olduğu yanılgısıyla, kontrgerilla yöntemini uygulamak üzere orduya devredilerek devam ettirildi. Yıllar süren askeri eğitimlerle dahi doğru düzgün bir Afgan ordusu kurulamamasına rağmen, ABD ordusu Afganistan’daki işlerini yolunda gidiyormuş gibi yansıttı. Son olarak Trump yönetimi, ABD ordusunun, Afganistan’da savaşın askeri yollarla kazanılamayacağını ve Afgan ordusunun tek başına savaşma gücünün olmadığını da bildiği halde halkı ve yönetimleri yanılttığını ortaya koyan Afganistan Belgelerini görmezden gelirken, Pakistan’ı suçlamaya devam etti.

2008-2013 yılları arasında Pakistan Genelkurmay Başkanı olan Eşfak Kayani Başkan Obama’ya gönderdiği bir mektupta ABD’nin yıllardır Pakistan’ı nasıl gördüğünü şu cümlelerle anlatmıştı: “ABD, bizimle ilişkisini her zaman geçici ve bir alışveriş gibi gördü. Bizi günah keçisi yaptı; çantada keklik saydı; bizim çıkarlarımızı ve endişelerimizi önemsemedi.” Başbakan İmran Han da Afganistan’daki durumdan ötürü Pakistan’ın suçlanmasına yönelik, “günah keçisi” yapıldıklarını belirtti ve “ABD, Afganistan’dan geri çekildikten sonra kullanmak üzere askeri üsler isteyerek, daha önce olduğu gibi yine Afganistan’da kendisinin yarattığı pisliği temizlemesi için Pakistan’a yaklaşıyor.” şeklinde konuştu.

Sonuç itibarıyla, bir süredir Doha’da devam eden görüşmeler de ortaya çıkardı ki artık ABD de Taliban’ın “mili bir yapı” olduğunu, El-Kaide gibi bölgeye yabancı olmadığını, “Afganistan kaynaklı bir hareket” olduğunu kabul etmiş durumda. ABD’nin Afganistan’dan, ABD çıkarlarına muhalif bir uluslararası terör örgütünün bu ülkede barınamaması beklentisi, Taliban’ın bunu sağlaması halinde iktidarda olmasının/iktidarı paylaşmasının kabul edilebileceği düşüncesine evrildi. Afganistan’ın önceki Devlet Başkanı Hamid Karzai, bugün ABD Başkanı olan Joe Biden’ın, Obama yönetiminde Başkan Yardımcısı olduğu dönemde aralarında geçen bir görüşmede söylediklerinden, işi, ABD tarafının “Taliban sizin sorununuz. Bizimki ise El-Kaide” demeye getirdiğini nakleder. Dolayısıyla, Afganistan’da ABD’ye karşı El-Kaide gibi bir terör örgütü olmadığı sürece, ABD Taliban’la bir sorunu olmadığı sonucuna varmış gözüküyor. Doha görüşmeleri boyunca Taliban’ın, istifa etmediği sürece Afgan hükümetiyle müzakere etmeyeceğini söylediği Eşref Gani de Taliban’ın Kabil kapılarına dayandırılması suretiyle istifa ettirildi. Sonuçta, ABD desteğinin olmadığı bir durumda Afgan ordusu diye bir şeyin olmadığı, iskambil kulesi gibi kolayca darmadağın olacağı ortaya çıktı.

Taliban’ın 15 Ağustos tarihine dek olan ilerleyişi, Kabil’de savaşmadan iktidarı müzakere ile devralma çabası ve şimdilik söylemde de olsa halka güvence anlamında bazı ilkeler belirlemiş olması, Taliban’ın 25 yıl önce Kabil’e girişi ve olayların müteakip dönemlerdeki seyrinden ders aldığını gösteriyor. ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad’ın Taliban’ın hızlı ilerleyişi sonrası Doha’da Taliban’a “Afganistan’da güç kullanarak iktidar olan hiçbir gücü uluslararası kamuoyu olarak tanımayacağız” demesi de Taliban’ın pragmatik tavrını motive etmiş olabilir. Taliban iktidarının veya onun ağırlıkta olduğu bir iktidarın uygulamalarını görmek için beklemek gerek. Fakat Pakistan açısından bu durum Afganistan’da hayalini kurduğu “stratejik derinliği” ikinci kez gerçekleştirme imkânı anlamına geliyor. Yeni Afgan hükümeti öyle veya böyle Pakistan’a daha müzahir olacaktır; yeni Afgan yönetiminin orta vadede Çin’le iyi ilişkiler geliştireceğini ama Hindistan’a karşı olacağını söyleyebiliriz. Bu da Pakistan açısından kısa vadede büyük kazanç; son yıllarda ABD-Hindistan dostluğunun bir izdüşümü olarak Hindistan, Körfez ülkelerindeki siyasi, ekonomik ve istihbari varlığını büyük ölçüde artırmıştı. Son durum Pakistan’ın elini epey güçlendirecektir.

Taliban’ın önümüzdeki süreçte ortaya koyacağı uygulamaların ve Afganistan’daki durumun uluslararası medya tarafından doğrudan Pakistan’a fatura edileceği açık. Bununla birlikte Taliban’ın bu noktaya kadar Kabil’e kadar olan ilerleyişi süreci ve Kabil’e girdiği andan itibaren izlediği politika ve iletişimin Pakistan’ın işini bir hayli kolaylaştırdığı söylenebilir. Mevcut durumda, Pakistan’ın da bu durumun farkında olduğu görülüyor. Pakistan 25 yıl öncesinin şartlarında yaptığı, Taliban yönetimini tanıyan ilk devlet olma hatasını da bu defa işleyecek gibi durmuyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) geçmişte Taliban yönetimini tanıyan diğer iki devlet olduysa da bu kez her iki devlet de ABD onayı olmadan benzer bir adım atmayacaklardır. Dolayısıyla, Pakistan açısından iktidar nasıl şekillenirse şekillensin, yeni yönetimin sansasyonel eylemlerden kaçınması ve söylemi oldukça önemli olacak. Pakistan için önce Çin ve Rusya gibi ülkelerin yeni hükümetle ilişki kurmalarını beklemek çok daha mantıklı olacaktır.

Afgan cihadı günlerinden bugüne Pakistan’ın uğraşmak zorunda kaldığı en büyük sorun Afgan mültecilerdi. ABD Afgan cihadının sürdüğü 80’li yıllarda “dünyanın, milyonlarca mülteciyi kabul eden en müşfik ülkesi” ilan ettiği Pakistan’ı savaş sonrasında bu sorunla yüz yüze bırakmıştı. Pakistan medyasına göre, temmuz ayı başında İmran Han’a verilen bir güvenlik brifinginde Afganistan’daki olaylar nedeniyle 500 ila 700 bin arası mültecinin Pakistan’a gelebileceği söylense de, şimdilik böyle bir akının meydana gelmediği görülüyor. Taliban’ın ölçülü söylemi de böyle bir akının oluşmasını engellemeye yönelik bilinçli bir tutum olabilir. Mülteci akınının her şeye rağmen meydana gelmesi durumunda ise Pakistan, mültecilerin mümkünse sınırın Afganistan tarafında kamplarda tutulmasını sağlamak isteyecektir.

Daha uzun vadeli bakıldığında ise, Pakistan için en büyük risk, yine güvenlik odaklı bir Afganistan, mülteciler ve terörizm sarmalının içine girmek olur. Taliban liderliğinde yeni bir yönetimin oluşmasının akabinde komşu ve diğer devletlerin Afgan topraklarını çevre ülkelerde istikrarsızlık yaratmak için kullanmak isteyecekleri muhakkak. Böyle bir durum, Afganistan’la ilgili gelişmelerin Pakistan iç ve dış siyasetini esir almasına yol açabilir. Son birkaç yılını ülkenin dünyaya sunduğu ulusal hikayesini radikal şekilde değiştirmek ve dış politika odağını sert güvenlikçi bir yaklaşımdan turizm, ticaret, gençlik, eğitim ve sağlığa yatırım kanalına sokmak için harcamış olan İmran Han yönetiminin bu yönelimini aynı şekilde sürdürmesi çok zor duruyor. Yani, Pakistan için artık asıl sınav jeo-ekonomik yaklaşımını ve kalkınma gündemini Afganistan stratejik derinliğine kurban etmemek.

[Doç. Dr. Ömer Aslan, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Öğretim Üyesidir]

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER
Popüler Haberler