Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk: Aman dil... Aman dil...

Birkaç hafta önce Dil Bayramı kutlanmıştı ve Atatürk son yıllarını vakfettiği bu konuya yine yakın ilgi göstermiş, hatta bir geceyarısı Dolmabahçe Sarayı’nda kalmakta olan Türk Dil Kurumu ve Tarih Kurumu üyesi Prof. Dr. Hasan Reşit Tankut’u çağırtarak ona, “Arkadaşlara söyle, dil çalışmalarını gevşetmesinler” demişti

Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk: Aman dil... Aman dil...

TARIK TAVADOĞLU

İşte o yüzden Atatürk’ün, “Aman dil... Aman dil...” diye sayıklaması yakın çevresinde bilinçaltındaki dil sorununa atfediliyordu. Bu sözcükler, koma süresince Atatürk’ün dilinden düşmedi. Nadiren gözlerini açıp kapatıyor, bu arada da sık sık “Dil efendim dil... Aman yarabbi... aman dil...” diye sayıklıyordu. Durum ağırlaşınca hemen yetkililer alarma geçirildi. Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras bir konsültasyon yapılmasını önerdi. Hemen doktorları saraya çağrıldılar. Önce Dr. Neşet Ömer İrdelp, meslektaşlarına hastanın geceyi sıkıntılı ve uykusuz geçirdiğini, bazen hiddet ve şiddet gösterdiğini anlattı.

18.50'DE TAMAMEN KENDİNDEN GEÇTİ

“Sabah yatağından defi hacet için oturağa indiğinde arkaya doğru yatak tarafına düştü. Lakin kendinde değildi. Günü çırpınmayla geçirdi. Birkaç kez kustu. Nihayet akşam 18.50’de tamamen kendinden geçti” dedi.Atatürk yatağında bilinçsiz yatıyordu. Sürekli olarak sağ bacağını çekiyor, kollarını oynatıyor, başının konumunu değiştiriyordu. Gözleri açık, ama bakışları manasızdı. Dili kuru ve kırmızıydı. Karnındaki asit çoğalmış, karın damarları genişlemişti. Asit göğüs altına kadar çıkıyordu.Söylenen şeyleri yapamayacak durumdaydı. Bu, tam bir koma haliydi. Vaziyet ciddiydi. Ertesi sabah da Atatürk komadan çıkamayınca hükümet, artık milleti Büyük Şef’in durumundan haberdar etmeyi kararlaştırdı ve ilk olarak 17 Ekim günü Anadolu Ajansı aracılığıyla şu bildiri yayımlandı:

“Riyaseti Cumhur Umumîi Kâtipliği’nden:

1- Reisicumhur Atatürk’ün sıhhî vaziyeti hakkında müdavi tabipleri tarafından bugün verilen rapor ikinci maddededir.

2- Reisicumhur Atatürk’ün duçar olduğu karaciğer hastalığı normal seyrini takip ederken 16 birinci teşrin 1938 tarihine tesadüf eden pazar günü birdenbire aşağıdaki arazı göstermiştir:

a) Saat 14.30’dan 22.00’ye kadar gittikçe artarak devam eden umumî zaaf ile birlikte hazmî ve asabî araz. Bu saate kadar nabız, dakikada 116 ve teneffüs 22 ve hararet derecesi 36,5’idi.

b) Saat 22.00’den bu sabah saat 10.00’a kadar yukarıda ismi geçen araz kısmen hafiflemiş ve nabız dakikada 104 ve teneffüs 20 ve hararet derecesi 37 olmustur.

c) Yapılan muayene ve müsavere neticesinde tespit ve tatbik edilen müdavattan sonra umumî ahvalde hafif bir salah görülmekle beraber vaziyet ciddiyetini muhafaza etmektedir.

3- Müteakip sıhhî vaziyet raporları neşredilecektir. Müdavi ve müşavir tabiplerin imzaları...”

HERKES KORKUNÇ FİNALİ BEKLİYORDU

Bu bildiriyle ülke ayağa kalktı. Endişe içinde radyo basına koşanlar, dinledikleri sözlerden durumun vahametini ve önderin ölüm anının gelip çattığını sezinlediler. Ülkenin üstüne adeta bir ölü toprağı serpildi. Bütün Türkiye nefesini tutup, değerli hastanın iyiliği için çaresizce dua etmeye başladı. Herkes günü radyo basında yeni bir bildiri bekleyerek geçirdi. Beklenen yeni haber, akşam yayımlanan ikinci bildiriyle geldi:”Riyaseti Cumhur Umumî Kâtipliği’nde; Bugün, dün akşama nispetle daha iyi geçmiştir. Asabî arazlarda bir değişiklik yoktur. Nabız muntazam ve 116, teneffüs 20, hararet derecesi 37’dir.”Herkes korkunç finali bekliyordu.Ama korkulan olmadı. 4. gün Ata’nın durumunda nispî bir iyileşme gözlendi. 19 Ekim Çarşamba günü, yatmakta olduğu büyük karyola, çarşaflarıyla birlikte, küçük bir karyolayla değiştirildi. Aynı gün öğleden sonra kendisinden istenen bazı hareketleri yapabildiği görüldü. Dilini göstermesi istenince dilini gösterdi. Mucizeydi. Bir doktorunun deyişiyle “ölüm, ondan korktu.”O akşam kamuoyuna şu açıklama yapıldı: “Asabi arazlarda hafif, fakat aşikâr bir iyilik vardır. Umumî hal daha iyi; nabız muntazam...”

BEN KAÇ SAAT UYUDUM?

Nihayet 21 Ekim sabahı kız kardeşi Makbule Hanım başucunda Kur’an okurken Atatürk, bir pencerenin rüzgârdan gürültüyle kapanması sonucu gözlerini açtı. Karşısında başsofracısı İbrahim Ergüven’i gördü: “İbrahim sen burada mısın? Bu yatağı ne zaman değiştirdiniz’’ diye sordu. Odada bir sevinç dalgası gezindi. Ergüven, bazı durumlardan dolayı yatağı sık sık değiştirdiklerini söyledi. Bu değiştirme sırasında battaniyeyle taşınırken, yatağın üzerine çıkılması sonucu karyolanın kırıldığını ve bunun üzerine bu küçük karyolayla değiştirildiğini anlattı. Atatürk bunları dinledikten sonra: “Ben kaç saat uyudum? Saat kaç? Gazeteler geldi mi” diye sordu. Doktoru Neşet Ömer Bey, bir gün kadar uyuduğunu söyledi. Bu da doktorlar arasında tartışma konusu olmuştu. Kimi doktorlar hastanın moralinin bozulmaması için yalan söylemeyi savunurlarken, kimileri de her ne olursa olsun işin aslının saklanmaması gerektiği görüşündeydiler. Sonunda “yalan”cılar baskın çıktı ve Atatürk’ten bir haftaya yakın zamandır komada olduğu gizlendi. Bu konuşmalar sırasında koşup içeri giren Mim Kemal Öke’yi görünce Ata, kuşkulandı: “Kemal Bey niçin burada? Burada mı yatıyor?” diye sordu. “Vapuru kaçırmış da ondan” diye yanıtladılar. Atatürk yeniden uykuya daldı. Akşam şu bildiri yayımlandı: “Bugünü çok iyi geçirdiler. Umumî ahvaldeki iyilik devam etmektedir.”

KOMA SÜRECİNDE DİLİNDEN DÜŞMEYEN SÖZCÜK

Atatürk’ün, “Aman dil... Aman dil...” diye sayıklaması yakın çevresinde bilinçaltındaki dil sorununa atfediliyordu. Bu sözcükler, koma süresince Atatürk’ün dilinden düşmedi.

Güncelleme Tarihi: 11 Aralık 2019, 11:16
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER