Türkiye'nin Sabrı Tükendi!

İdlib saldırısı, beraberinde başta Türk dış politikası olmak üzere, bölgesel-küresel bazda ciddi jeopolitik kırılmalara yol açacak bir süreci tetiklemiş görünüyor.

Türkiye'nin Sabrı Tükendi!

İdlib bir kez daha gündemde. Çatışmaların önlenmesi maksadıyla bölgeye takviye olarak gönderilen Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) unsurlarına yönelik Esed rejimi saldırısı sonucunda 8 şehit ve bir o kadar da yaralı var. Söz konusu saldırıyla birlikte bölgede tansiyon yükselmiş durumda. Türkiye’nin buna verdiği ve önümüzdeki süreçte vermeye devam edeceği cevap hiç kuşkusuz sadece Suriye ile sınırlı kalmayacak. Zira Türkiye’ye İdlib üzerinden verilmek istenen mesaj da sadece Suriye ile sınırlı değil. Dolayısıyla İdlib saldırısı, beraberinde başta Türk dış politikası olmak üzere, bölgesel-küresel bazda ciddi jeopolitik kırılmalara yol açacak bir süreci tetiklemiş görünüyor.

Bu noktada öncelikle ifade edilmesi gereken husus şudur: Esed rejimi aslında bu eylemiyle sadece TSK’yı hedef almamıştır. TSK üzerinden Türkiye-Rusya-İran işbirliğini esas alan Astana ve Soçi süreçlerini de bombalamıştır. İdlib saldırısı, bu bağlamda Türkiye’nin birtakım endişelerinin ve uyarılarının yersiz olmadığını da göstermiştir. Dolayısıyla bu saldırının öncelikle Türk-Rus ilişkilerini, biraz daha genişletilmiş formatıyla da Türkiye-Rusya-İran işbirliği sürecini etkileyeceği çok açık bir şekilde görülüyor. Zira Esed’in arkasındaki iki önemli güç Rusya ve İran’dır; Esed rejiminin bu ikili içerisinde özellikle de Rusya’dan habersiz/onaysız bir adım atması mümkün görünmüyor. Aksi bir görüş sadece tebessümle karşılanabilir.

Türkiye’ye İdlib üzerinden verilmek istenen mesaj sadece Suriye ile sınırlı değil. Türkiye’nin buna verdiği ve önümüzdeki süreçte vermeye devam edeceği cevap da hiç kuşkusuz sadece Suriye ile sınırlı kalmayacak.
Saldırının zamanlaması, hiç kuşkusuz hedefleri konusunda da önemli ipuçları veriyor. Nitekim söz konusu saldırıdan önce yaşanan gelişmelere baktığımızda şu hususların ön plana çıktığını görüyoruz: 1. Suriye krizinde Türkiye’nin hedeflerine önemli ölçüde ulaşması ve bu bağlamda sınır güvenliğini korumak için kapasitesini arttırması; 2. Suriye krizinde ABD-Rusya ikilisi arasında sahada-masada bir denge sağlayabilmesi ve süreci ABD ile derin bir krize girmeden başarılı bir şekilde yürütmesi (ve bunun bazı kesimlerde yol açtığı birtakım “hayal kırıklıkları”); 3. Türkiye’nin Suriye’deki enerjisini daha başka kriz alanlarına çevirmeye başlaması, bu bağlamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz-Kuzey Afrika’da artan etkinliği ve bunun Türk-Rus ilişkilerine özellikle Libya bağlamındaki yansımaları; 4. “Yüzyılın Anlaşması’na” Türkiye’nin verdiği sert tepki ve bunun sahaya yansıması; 5. Türkiye-Ukrayna ilişkilerinde yaşanan gelişmeler; 6. Türkiye’nin “oyun bozucu” - “oyun kurucu” rolü, bu kapsamda artan kapasitesi ve bunun yol açtığı rahatsızlıklar; 7. Türkiye’nin bölgesel-küresel bazda artan etkisi ve kontrol edilemeyen bir aktöre dönüşmesi.

Dolayısıyla bu saldırı bir sürpriz değil. Sürpriz, bundan sonraki olası gelişmelerde, özellikle de Türkiye’nin vereceği tepkide saklı. Peki, İdlib’deki rejim saldırısı ne anlama geliyor? Saldırı niçin şimdi gerçekleşti? Ne tür mesajlar içeriyor? Nasıl bir süreci tetiklemiş olabilir? Türkiye buna nasıl cevap verebilir? Bu bağlamda Ankara’nın elinde ne tür seçenekler söz konusu?

TÜRKİYE-RUSYA-İRAN ÜÇLÜSÜ YOL AYRIMINDA MI?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 8 Eylül 2018 tarihinde resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Rejimin çıkarları uğruna on binlerce masum insanın öldürülmesine göz yumulması durumunda, biz böyle bir oyunun ortağı da seyircisi de olamayız” demekteydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu açıklamayı, gergin geçen Tahran Zirvesi dönüşünün hemen akabinde Türkçe, Arapça, İngilizce, Rusça ve Farsça olarak yapmıştı. Açıklamanın Rusça ve Farsça yapılması kuşkusuz derin anlamlar taşıyordu. 

Bu saldırının öncelikle Türk-Rus ilişkilerini, biraz daha genişletilmiş formatıyla da Türkiye-Rusya-İran işbirliği sürecini etkileyeceği çok açık bir şekilde görülüyor.
Astana sürecinin Tahran sacayağında yaşanan gelişmeler, Türkiye açısından Astana’yı o tarihten itibaren “topal ördek” konumuna taşımıştı. Krizin adı “İdlib” idi. Özellikle İran’ın Rusya üzerinden İdlib noktasındaki ısrarı tek kelimeyle bir “kırılma”ya işaret ediyordu ve bu kırılmanın önüne 17 Eylül 2018 tarihinde Soçi’de gerçekleştirilen Erdoğan-Putin zirvesiyle geçilmişti. İki liderin görüşmesinin ardından, taraflar arasında imzalanan “Soçi Mutabakatı” ile kriz dondurulmuştu. En azından kritik Suriye iç savaşı sürecinde Türkiye-Rusya işbirliği muhafaza edilmiş ve taraflar 16 Kasım 2001’de imzalanan ve 27 Haziran 2016’da yeniden hayata geçirilen, çok kutuplu bir dünyayı hedefleyen genişletilmiş Avrasya merkezli işbirliğine “devam” demişlerdi.

Fakat Suriye iç savaşında İdlib merkezli yaşanan gelişmeler, Türkiye-Rusya arasındaki derin krizin dondurulmuş olduğunu, daha da ötesi sadece buzdağının görünen yüzünü oluşturduğunu somut bir şekilde ortaya koymaya başladı. Doğu Akdeniz-Karadeniz hattında Libya ve Ukrayna merkezli yaşanan son gelişmelerin bu kriz alanına yansıması ve burada Rusya’nın oynadığı ikircikli rol, önümüzdeki süreçte ikili ilişkiler açısından zorlu bir geleceğe işaret ediyor.

Bunların dışında İran faktörü de Suriye’de en az rejim kadar Türkiye-Rusya ilişkilerini etkiliyor. Zira Ankara’da, özellikle Tahran Zirvesi sonrasında oluşmaya başlayan kanaat, Rusya-İran ikilisinin Esed üzerinden bölgede yeni bir oyun kurmaya çalıştığı yönünde. Bu oyunda İdlib’e yüklenen rol, onun üzerindeki ısrarı da ortaya koyması açısından önemli. Nitekim rejim kuvvetleri ve onunla hareket eden Rusya-İran destekli güçler Suriye’nin toprak bütünlüğünü, egemenliğini tehdit eden PYD-YPG/PKK’ya karşı mücadele edeceğine, Türkiye ve onun desteklediği güçlere savaş açmış durumda.

Burada dikkatlerden kaçan bir husus, Türkiye-Rusya işbirliğinden sadece ABD’nin rahatsız olmadığı gerçeği. Nitekim süreç içinde yaşanan gelişmeler, özellikle sahada Esed rejimi güçleriyle birlikte TSK’yı da hedef alan bu aktörü daha belirgin bir hale getirmiş durumda. Tahran zirvesinde İdlib çıkışıyla Türkiye’ye karşı tutumunu net bir şekilde ortaya koyan İran’ın politikaları ve buna Rusya’nın vereceği cevap, hiç kuşkusuz Türk-Rus ilişkilerinin geleceği açısından büyük bir önem arz ediyor. Rusya’nın Halep’ten başlamak üzere tarafları idare etmede artık yolun sonuna geldiği, zira bu idare etme politikasının Türkiye aleyhine sonuçlar doğurmaya başladığı çok net bir şekilde görülüyor.

Rusya’nın bu yaşanan gelişmelerde TSK’ya yönelik yaklaşımı da elbette dikkatlerden kaçmıyor. Türkiye’nin bölgeye takviye amaçlı gönderdiği birlikler hususunda “Rusya’ya bilgi verilmediği” ve “halihazırda Türkiye’nin İdlib’de bölgeden hava destekli operasyonu olmadığı” iddiasında bulunan Rusya Savunma Bakanlığı’nın “Türk birlikleri 2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlandığı akşam saatlerinde Rusya tarafına bilgi vermeden İdlib’deki gerilimi azaltma bölgesinde hareket etti ve Suriye hükümet güçlerinin Serakib yerleşim biriminin batısındaki teröristlere yönelik saldırısının hedefi oldu” şeklindeki açıklaması, fazlasıyla düşündürücü.

İDLİB TÜRKİYE'NİN KIRMIZI ÇİZGİSİDİR

Rusya-İran ikilisinin Türkiye’nin kırmızı çizgisini oluşturan yeni göç hareketlerine yol açan eylem ve tutumları da, açıkçası, Ankara açısından kendi çıkarlarına ve güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görülüyor ve Astana sürecinin iki bileşeninin samimiyeti sorgulanıyor. Zira İdlib’de yaşanacak büyük çaplı bir çatışmanın sivil katliamlara ve beraberinde milyonlarla ifade edilebilecek yeni bir göç dalgasına yol açacağını, terör gruplarının sızmasını kolaylaştıracağını bu iki ülke de çok iyi biliyor.

Bildikleri bir diğer husus da İdlib’in Türkiye açısından önemli bir tampon bölge oluşturması. Bu bölge kaybedildiğinde Türkiye’nin Suriye merkezli yakın çevre politikası ciddi bir darbe alacak. En azından Ankara, Esed ve bu bağlamda rejim güçlerinin, bölgede Türkiye’ye karşı yürütülen vekâlet savaşının bir unsuruna dönüştüğünün çok net bir şekilde farkında. Dolayısıyla Suriye iç savaşında önemli bir merhalenin yaşandığı bir dönemde, Türkiye’nin hassasiyetlerini, endişelerini ve çıkarlarını göz ardı eden bir oldubittiye Ankara’nın bu şartlar altında “evet” demesi beklenemez.

Bu bağlamda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birkaç gün önce, 31 Ocak’ta Ankara’da yaptığı bir konuşmada “Ülkemizin yeni bir göç dalgasına tahammülü yoktur. Aynı zamanda yeni tehditlerin sınırlarımıza dayanmasına da seyirci kalamayız. Hiçbir ülkenin siyasi ve ekonomik çıkarı, Türkiye’nin güvenlik ve istikbal önceliklerinden daha önemli olamaz. Bu bakımdan Suriye’nin ne diğer bölgelerindeki ne de İdlib’deki duruma seyirci kalmayacağız. 2016’dan beri gerçekleştirdiğimiz Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları, hassasiyetlere riayet edilmemesi halinde sahadaki durumu fiilen kontrol altına alma iradesinin en somut örnekleridir. Topraklarımıza tehdit oluşturan kim varsa, gereğini yapacağız” demesi ve özellikle son cümlesi çok önemli. Zira bu ifade, Ankara tarafından birkaç yıl önce ortaya konulan “Türkiye’nin güneyinde oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu her ne pahasına olursa olsun yok edeceğiz” cümlesini muhataplar boyutunda tamamlayıcı nitelikte. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Topraklarımıza tehdit oluşturan kim varsa, gereğini yapacağız” cümlesi ise terör koridorunu sadece örgütlerle sınırlı tutmuyor.

Dolayısıyla, her ne kadar 22 Ekim 2019’da “Türkiye’nin güneyinde terör koridoru oluşturma çabası boşa çıkmıştır” denilse de, aslında bu terör koridoru inşa sürecinin halen devam ettiği görülüyor. Rejim ve arkasındaki güçlerin “Yeni Suriye”nin inşasıyla birlikte Türkiye’nin Ortadoğu’ya açılımını engellemeyi hedefledikleri ve kendi varlıkları ile projelerini (örneğin “Akdeniz Koridoru Projesi” gibi) güvence altına almak istedikleri anlaşılıyor. Türkiye “işbirliği” adı altında bölgeden tasfiye edilmeye çalışılıyor. Bu da Soğuk Savaş sonrası uluslararası ortamdaki kaygan zemin ve kaypak ilişkiler tespitini bir kez daha teyit ediyor.

Bu husus, haliyle Türkiye’nin dış politikasında niçin denge unsurunu ısrarla ön plana çıkardığını ve bu bağlamda neden temkinli hareket etmesi gerektiğini büyük ölçüde açıklıyor. Zira yukarıda da izah edildiği üzere, zemin fazlasıyla kaygan ve Türkiye “siyaset-strateji-araçlar” bağlamındaki realitesine bağlı olarak manevra kabiliyetini artırıcı, kendisine zaman kazandırıcı rasyonel bir dış politika izlemek zorunda. Bunun yolu da haliyle elindeki seçenekleri artırmaktan geçiyor.

TÜRK-RUS İLİŞKİLERİNDE YOL AYRIMI MI?

İdlib, Rusya’nın “söylem-eylem” bazındaki tutarsızlıklarını gösteren bir kriz olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla Rusya’ya karşı oluşan güven sorununun bir güvenlik meselesine dönüşebileceği görülüyor.
İdlib saldırısı, açıkçası düne kadar iddia niteliğinde, zayıf bir olasılık olarak karşımıza çıkan “çıkar çatışmalarını” ve bu bağlamda olası bir yol ayrımını daha da kuvvetlendirici bir son dakika gelişmesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda Türk-Rus ilişkilerinde saha-masa dengesi ya da uyumu sağlanamadığı takdirde, Suriye’yi de içine alan farklı yol haritaları gündeme gelebilir.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Senegal ziyareti sonrası verdiği mesaj da aslında tam olarak buna işaret ediyor. Rusya’nın Astana ve Soçi’de varılan anlaşmalara sadık kalmadığını belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İdlib’de bu bombalamaları vesaire durdurdunuz durdurdunuz, durdurmadığınız takdirde bizim artık sabrımız tükeniyor. Bundan sonra ne gerekiyorsa biz de bunu yapacağız” ve “Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” ifadeleri bu açıdan dikkate alınmalı. “Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” ifadesiyle “Böyle bir oyunun ortağı da seyircisi de olamayız” uyarısı yan yana konulduğunda, kuşkusuz tablo daha bir netlik kazanıyor. İdlib bu bağlamda Rusya’nın “söylem-eylem” bazındaki tutarsızlıklarını gösteren bir kriz olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla Rusya’ya karşı oluşan güven sorununun bir güvenlik meselesine dönüşebileceği görülüyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı böylesi bir açıklamaya iten nedenin temelinde de bu güven sorunu yatıyor. “Rusya muhatap değil” açıklaması bu yüzden önemli.

Diğer taraftan, Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı güvenlik sorunlarının sadece Türk yakın çevresiyle sınırlı kalacağını düşünmek, en büyük yanılgılardan biri olur. Türkiye’nin istikrarsızlaşması en başta Türkiye’ye komşu yakın coğrafyayı da bir kaos ortamına sürükleyecektir. Bu da Orta Doğu-Akdeniz dışında, Balkanlardan başlamak üzere, Karadeniz-Kafkasya hattını da esas alan birtakım gelişmelere ve oradaki mevcut krizlerin daha da derinleşmesine ve olası kriz fay hatlarının tekrar harekete geçmesine eşdeğer olacaktır.

TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDEKİ SEÇENEKLER

dlib saldırısı, Türk-Rus ilişkilerinin geleceği açısından düne göre çok daha büyük önem taşıyan bir test alanıdır. Zira havada fazlasıyla provokasyon kokusu var ve süreç yeni gelişmelere gebe görünüyor.
İdlib saldırısıyla birlikte Astana ve Soçi süreçleri anlamını büyük ölçüde yitirmiştir. Aynı şekilde, mevcut şartlar altında varlığı tartışmalı olan “Adana Mutabakatı” da “muhatap” boyutuyla bir sonuç getirecek gibi görünmüyor. Dolayısıyla Türkiye ve Rusya’nın yeni bir format çerçevesinde, “Yeni Suriye” gerçeğine uygun işbirliği konusunda bir süreci başlatması kaçınılmaz görünüyor. Türkiye ve Rusya’nın başlı başına belirleyici olması, burada oldukça büyük bir önem arz etmektedir. Zira üçüncü bir aktörün oyun bozuculuğu, şu ana kadar yaşanan gelişmelerle tescil edilmiş durumda. Rusya buna ya “evet” der ya da üçüncü aktörle yoluna devam eder. Zira Türkiye’nin sabrı tükenmiş durumda!

Rusya’nın fazlasıyla pragmatik politikaları, bölgesel-küresel bağlamda sahip olduğu potansiyeliyle orantısız bir şekilde artan gücü, başta ABD olmak üzere, diğer aktörlerin ekmeğine adeta yağ sürmekte. Rusya mevcut pozisyonunu devam ettirdiği takdirde, Türkiye de politikalarını yeniden gözden geçirmek durumunda kalabilir. Bu politikaların sadece Suriye ile sınırlı kalacağını düşünmek ise elbette büyük bir saflık olur.

Bu noktada, Türkiye’nin NATO üyeliğinin “NATOME” ile birlikte daha da güçlenmesi bir olasılık olmaktan çıkabilir ve Rusya’nın güneye doğru politikası farklı bir sürece zorlanabilir. Doğu Akdeniz’de etkinlik arayışında olan Rusya’nın gündemine Karadeniz daha yoğun bir şekilde girebilir. Rusya’nın bu noktada Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik-stratejik öneme bağlı olarak mevcut pozisyonunu ve tavrını tekrar gözden geçirmesi, hiç kuşkusuz 16 Kasım 2001 ruhunun devamlılığı açısından büyük bir önem arz ediyor. İdlib bu bağlamda Türk-Rus ilişkilerinin geleceği açısından düne göre çok daha büyük önem taşıyan bir test alanıdır. Zira havada fazlasıyla provokasyon kokusu var ve süreç yeni gelişmelere gebe görünüyor.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER