SÜTSÜZ KEÇİNİN SÜT VERMESİ, ÇOBANIN MÜSLÜMAN OLUŞU

SÜTSÜZ KEÇİNİN SÜT VERMESİ, ÇOBANIN MÜSLÜMAN OLUŞU

Peygamber efendimizin hicret yolculuğu sırasında garip hâdiseler cereyan ediyordu.

Yanına varıp süt istedikleri bir çoban, "Yanımda süt verecek şu keçiden başkası yok. Fakat o da hamile oldu ve sütü çekildi." dedi.

Resûl-i Kibriyânın şifalı ve bereketli eli keçinin memelerine uzandı. Mübârek elleriyle, onları sığadı ve duâ etti. Memeler, anında sütle doldu. Sağılan sütü hepsi kana kana içti.

Hayretler içinde kalan çoban, "Allah aşkına, sen kimsin? Şimdiye kadar senin gibisine rastlamadım." diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Kim olduğumu söylerim, ama gördüğünü, duyduğunu gizli tutmak şartıyla." dedi.

Çoban, "Olur, gizli tutarım" diye söz verince, Fahr-i Âlem Efendimiz, "Ben Allah'ın Resûlü Muhammed'im." buyurdu.

Hayreti bütün bütün artan çoban, "Demek Kureyş'in 'Yolunu sapıttı' dedikleri zât sensin, öyle mi?" dedi.

Server-i Kâinat Peygamber Efendimiz, "Onlar, böyle söylüyorlar." buyurdular.

Bunun üzerine çoban, "Ben; şehâdet ederim ki; sen bir peygambersin. Getirdiğin de haktır. Senin yaptığını ancak bir peygamber yapabilir. Ben, sana tâbi oldum." dedi ve orada İslâmiyetle şereflendi.

Çoban, Ayrıca kendileriyle gitme arzusunu da izhar etti. Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Senin, buna bugün gücün yetmez. Benim muvaffâk olduğumu haber aldığın zaman, bize gel, katıl." buyurdu. 

Kısır Keçinin Süt Vermesi:

Fahr-i Âlem Efendimiz beraberindekilerle üçüncü uğrak yerleri olan Kudeyd mevkiine geldiler. Orada oturan Ebû Mabed'in çadırı önünden geçerken satın almak maksadıyla, "Hurma veya yiyecek başka bir şey var mı?" diye sordular.

Ebû Ma'bed o anda orada yoktu. Hanımı Âtike Ümmü Ma'bed, "Hayır, yiyecek bir şey yok." diye cevap verdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir tarafta zâif bir keçi gördü. "Bunda süt yok mu?" diye sordu.

Ümmü Mâ'bed, "Onun vücudunda kan yoktur, nereden süt verecek?" dedi.

Peygamber Efendimiz, "İzin verirsen sağarım." buyurdu.

Ümmü Ma'bed, sürü ile otlamaya gidemeyecek kadar zâif olan keçiden süt çıkmayacağını biliyordu. Fakat, misâfire "olmaz" demenin uygun düşmeyeceğini düşünerek, "Pekâlâ, onda süt bulursan, sağır." dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, gidip keçinin beline elini sürdü ve memesini de mübârek eliyle meshetti. Sonra, "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek duâ etti. Daha sonra, "Bir kap getiriniz, sağınız." buyurdu.

Sağdılar; getirdikleri kocaman kap doldu.

Peygamber Efendimiz önce Ümmü Mabed, sonra da orada bulunanlara doyuncaya kadar içirdi. En sonunda kendileri içti. Tekrar sağıp içtiler. Üçüncü defa da sağıp, onu Ümmü Mabed bıraktılar. Sonra da oradan ayrılıp yollarına devam ettiler.

Az sonra, Ebû Mâ'bed geldi. Kap içindeki sütü görünce, "Bu ne?" diye sordu.

Ümmü Mâ'bed, "Buraya mübârek bir zât geldi. Şöyle şöyle söyledi, keçiyi böyle sağdı" diyerek olup bitenleri tafsilatıyla anlattı.

Ebû Ma'bed, "Bunda bir hikmet var. O zâtın şekil ve simâsı nasıldı?" diye sordu.

Ümmü Mâ'bed, "Orta boylu, kara kaşlı, kara gözlü ve gayet nurânî yüzlü, lâtif bir adamdı" diyerek Peygamber Efendimizin şekil ve şemâilini birer birer beyan etti.

Bunun üzerine Ebû Mâbed, "Vallahi" dedi. "Bu senin tarif ettiğin zât, Kureyş içinde zuhûr eder peygamberdir. Eğer, ben burada bulunsaydım, ona tâbi olur, beraberinde gitmeyi ondan dilerdim."

Resûlullah'tan "Bu keçiyi kesme." diye de emir alan Ümmü Ma'bed şöyle demiştir:

Kureyş'in Peygamber Efendimizi ele geçirenlere yüz deve vaad ettiği, Kinâne Kabilesinden olup o havalide yaşayan Beni Müdlic aşireti tarafından da duyulmuştu. Sahil yolundan iki deve ile dört kişinin geçip gittiğini de işitmişlerdi.

Bunlardan gayet cesur ve aynı zamanda iyi iz takip eden Sürâka bin Mâlik de bu mükâfatın tatlılığına kanarak Resûl-i Ekrem Efendimizi takibe koyulmuştu. Bir ihbar üzerine harekete geçen Sürâka, kısa zamanda izlerini buldu. Dörtnala koşturduğu atı ile gittikçe Resûl-i Ekrem Efendimiz ve beraberindekilere yaklaşıyordu. Aralarında az bir mesafe kalmıştı. Hz. Ebû Bekir Sürâka'nın geldiğini görünce telaşlandı.

Peygamber Efendimiz, mağarada olduğu gibi, "Üzülme, Allah bizimle beraberdir." dedi ve dönüp Sürâka'ya baktı. Sürâka'nın atının ayakları bir anda dizlerine kadar yere battı. Kurtulunca, tekrar takib etti. Fakat yine atının ayakları yere saplandı ve atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi bir şey çıktı. O vakit anladı ki; ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki, ona ilişsin.

"Yâ Muhammed" dedi. "Duâ et kurtulayım. Sana hiç dokunmayacağım. Seni takib edecek kimselere de senden hiç bahsetmeyeceğim."12

Server-i Kâinat Efendimiz duâ etti. Cenâb-ı Hak, duâsını kabul etti ve Sürâka'yı o müşkil durumdan kurtardı.

Sürâka Resûl-i Ekrem Efendimizin yanına vardı. Kendisini tanıttı. İlerde İslâmiyetin her tarafa hâkim olacağı mülâhazasıyla bir Emânname istedi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, kendisine yazılı bir Emânname verdi. Bir rivâyete göre, bu emânnameyi Hz. Ebû Bekirl diğer bir rivâyete göre ise Âmir İbn-i Füheyre yazdı.

Emânnameyi alan Sürâka, "Ey Allah'ın peygamberi, emret istediğini yapayım." dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, "Git, öyle yap ki, başkası gelmesin." diye ferman etti.

Peygamber Efendimizden bu tâlimatı alan Sürâka derhal geri döndü. Arkadan gelen Kureyş'in takipçilerine de, "Ben buraları arayıp taradım; kimseyi bulamadım. Başka tarafa bakalım." diyerek onları geri çevirdi.

Kaderin tecellisine bakınız ki, günün başlangıcında sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)i ele geçirmek ve öldürmek için atına atlayıp takibe çıkan Sürâka, günün sonunda, aynı zâtın bir muhafızı oluyor ve onu düşman takibçilerinden korumaya çalışıyor.

Sonraları Ebû Cehil, Sürâka'nın bu haline vâkıf olunca, pek ziyâde gadaba geldi ve onun gayretsizliğinden bahsederek, hakkında bir kıt'a hicviye söyledi.

Mu'cize-i Ahmediyye'ye şâhid olan Sürâka da ona, "Eğer, atımın ayaklarının yere gömüldüğünü göreydin,/ sen de Muhammed'in peygamberliğine îmân ederdin" kıt'asıyla cevap verdi.

Aynı Sürâka, Hicretin sekizinci senesinde Resûl-i Ekrem Efendimizin Huneyn Gazasından dönüşü sırasında huzur-ı risâlete emânname ile gelecek ve İslâmiyetle müşerref olup, Peygamberimiz (s.a.v.)in iltifatına mazhar olacaktır.

Sürâka döndükten sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz beraberindekilerle yine kızgın çöller üzerinde yol almaya başladı. Sanki gökten alev yağıyor, yerden kızgın kıvılcımlar fışkırıyordu.

Bu sırada onları bir çoban gördü. Kureyş'e haber vermek üzere son sür'at Mekke'ye geldi. Fakat, şehre girer girmez ne için geldiğini birden unutuverdi. Ne kadar çalıştı ise, bir türlü hatırlayamadı. Mecbur olup geri döndü. Sonra anladı ki, ona unutturulmuş.

Hz. Zübeyr bin Avvam, Şâm ticâret kafilesiyle Medine'den Mekke'ye gitmekte idi. Yolda Resûl-i Kibriyâ Efendimizle karşılaştı. Peygamber Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir'e birer beyaz Şâm maşlahı giydirdi. Medineli Müslümanlardan birinin, "Resûlullah ve arkadaşları geciktiler." dediğini haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hareketini süratlendirdi.

Mekke'ye gelip işlerini yoluna koyan Hz. Zübeyr bin Avvam da Medine'ye hicret etmiştir.

Büreydenin Müslüman Olması:

Deve sırtında süratle yol alan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz beraberindekilerle gelip Amin denilen mevkie ulaştı.

Selimoğulları yurdu buraya yakındı. Reislerinden Büreyde bin Husayb, Kureyş'in 100 deve vadini işitmiş olduğundan yanına seksen kadar adamını da alarak Peygamber Efendimizi buldu.

Resûl-i Ekrem ona, "Sen kimsin?" diye sordu.

"Ben, Büreyde'yim" deyince, Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Bekir'e, "Yâ Ebâ Bekir! İşimiz, serinledi ve düzeldi." dedi.

Peygamberimiz (s.a.v.) tekrar Büreyde Ye, "Kimlerdensin?" diye sordu:

"Eslem Kabilesindenim" cevabını verdi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, yine Hz. Ebû Bekir'e dönerek, "Yâ Ebâ Bekir, selâmete erdik." dedi.

Peygamber Efendimiz, "Eslem'in hangi kolundansın?" diye sordu.

Büreyde, "Seh moğullarındanım" dedi.

Bunun üzerine Efendimiz Hz. Ebû Bekir'e, "Yâ Ebâ Bekir, okun çıktı." buyurdu.

Fahr-i Kâinat, katiyen tatayyur etmezdi (ugursuz saymazdı). Yalnız güzel şeylerde, hasenatta tefeül ederdi, yani hayra yorardı. Onun için Büreyde'ye rastlamasını iyi bir hâl ve alâmet saydı.

Bu sefer Fahr-i Kâinatın akval ve etvarındaki metanet ve ağırbaşlı, lisanındaki düzgünlüğe müsahhar ve hayran olan Büreyde, "Peki, yâ Sen kimsin?" diye sordu.

Resûl-i Ekrem, "Ben, Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu Muhammedim ve Allah'ın Resûlüyüm." dedi ve onu İslâma davet etti.

Büreyde, davete derhal icâbet etti ve beraberindekilerle birlikte kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Peygamber Efendimiz geceyi burada geçirdi. 

Sabah olunca Büreyde, "Yâ Resûlallah," dedi. "Yanımda bir bayrak olmadan Medine'ye girmen doğru olmaz." Sonra da sarığını çıkarıp mızrağının ucuna bağladı. Medine'ye girinceye kadar Peygamber Efendimizin önünde onu taşıyarak yürüdü.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Büreyde hakkında, "Ashabımdan bir zât, bir memlekette vefât edecektir. O, kıyâmet gününde, o memleketin nûru ve o memleket halkının önderi olacaktır." buyurmuştur.

Hakikaten, Büreyde Hazretleri İslâm uğrunda büyük fedakârlıklarda bulundu. İslâm mücahitleriyle Horasan'a kadar gitti ve Merv'de vefât etti.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER