Süleyman Seba'nın sofrası ve Özhan Canaydın'sız 10 yıl

Özhan Canaydın sonsuzluğa göçeli 10 yıl olmuş bugün.

10 koca yıl!

Şu geçen 10 yılda dönüp de gelse dünyaya, bakıp da kulüplerimize ve başkanlarının birbirlerine olan davranışlarına, ne derdi acaba?

Bilemiyorum!

Güzel insanların son temsilcilerindi başkan. Çok üzülürdü bugünkü duruma; onu biliyorum.

Centilmendi. Küçüklerini seven, büyüklerine saygı duyan tam bir Cumhuriyet beyefendisiydi. Şıktı, centilmendi.

Rakibi kazanınca centilmence alkışlardı.

Kim ne derse desin; doğru olan onun yaptığıydı.

Şu güne baktığımızda... Ne kadar değerli bir insan ve de başkan olduğu daha çok anlaşılmadı mı?

Ben bir dostlar sofrasında tanıdım onu. Rahmetli Süleyman abi (Seba) ile başkanlığında ve sonrasında zaman zaman buluştuğumuz o meşhur dostlar sofrasında... Genellikle Valideçeşme’de, bir kaç masalı, küçük bir lokantada.

Yine o akşamlardan biriydi.

Laf lafı açıyor, Süleyman abi masadaki herkese arada bir takılıyordu.

Bir de huyu vardı; o konuşurken masada birinin telefonunun çalmasına sinir olurdu!

- Kim o kardeşim, ne arıyor? Telefonun niye çalıyor? Şeyi şey ediyorsunuz, diye söylenir dururdu.

O akşam da... Tam o konuşurken Faik abinin (Gürses) telefonu çalmaz mı? O da açtı. Yine;

- Kim o kardeşim? Ne istiyor bu saatte?

Faik abi;

- Özhan abi arıyor abi, Özhan Canaydın, karşılığını verdi.

- Allah Allah! Çağır gelsin kardeşim, davet et. Neredeymiş?

Faik abi telefonla kısa bir süre konuştuktan sonra;

- Şurada Maçka’daki evindeymiş abi geliyor, dedi.

Yarım saat sonra geldi Özhan abi.

Herkesle selamlaştıktan sonra Süleyman abiyle birbirlerine sarıldılar ve yanına oturdu.

Başkandı o sırada.

Süleyman abinin masasında bizleri görünce;

- Abi, dedi; basın burada. Konuşmalarımıza dikkat mi edeceğiz?

- Yok efendim, karşılığını verdi Süleyman abi her zamanki kibarlığı ile;

- Burası dostlar sofrası. Onlar burada gazeteci kimlikleriyle oturmuyorlar.

Saatlerce sürdü o gece dostlar sofrasında muhabbet.

Bir ara Özhan abi şoföründen arabasındaki çantasını istedi. Gelen çantadan da ipek bir kumaşa özenle sarılmış bir rozet çıkardı. Bu Beşiktaş’ın ilk rozetiymiş, yazıları Osmanlıcaydı. Bu rozetten iki tane varmış, bir tanesi de Özhan abinin Beşiktaşlı olan babasındaymış. Onu Süleyman abiye hediye etti.

Süleyman abi ne kadar almak istemese de “Bu çok değerli yahu. Kalsın sende” dese de vermeden gitmedi. Süleyman abi de o rozete sonsuzluğa göçene kadar gözü gibi baktı.
O gece... Ne sohbetler edildi. İki ulu çınarın kahkahaları hala kulaklarımda.

Çocuklar gibi şendiler. Özhan abi öyle şeyler anlattı ki; elbette hepsi dostlar sofrasında kaldı. Hatta ayrılırken oradan dedi ki;

- Biz de başkanlığı bırakınca böyle dostlar sofrası kurabilecek miyiz?

Özhan abi başkanlığı bıraktıktan sonra hastalandı maalesef.

O başkanlık yaptığı sürece centilmence uzattığı her elin sertçe geri çevrilmesine... Kendi kulübünün içinden ve taraftarları tarafından bile eleştirilmesine... Galatasaraylılığına bile dil uzatılmasının cüret edilmesine... O kadar üzülmüştü ki, belki de hastalığı bundan tetiklendi; kim bilir!

Şimdi bakıyorum da bugüne... Bugünkü dostluklara... Tanınmış başkanlara... Yetkili insanlara...

Bakamıyorum!

O günlerle bugünleri kıyaslayamıyorum.

Büyük usta Yaşar Kemal’in dediği gibi: “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.”

Onlar da gittiler aramızdan. Kimbilir belki de acıyarak bakıyorlardır bize oralardan.

Saygı ve sevgiyle anıyorum ikisini de...

Ne yazık ki onlar gibileri bir daha da gelmeyecekler!

YORUM EKLE