TÜRKİYE ÇEMBERİ ZORLUYOR HEDEF 2023

2023 vizyonunun Türkiye gündemine girmesi çok uzun zaman oldu aslında. Ancak popülaritesini Haziran 2011 seçimlerinde Hükümet kanadının seçim beyannamesine girmesiyle kazandı. Tam bu noktada yeri gelmişken Devletle Hükümeti birbirinden ayırt edelim. Hükümetlerin geçici olduğunu, Devletin ise ilelebet baki kalacağını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla aslında Türkiye’nin Dış politika ’da ki 2023 hedeflerinin bir hükümet değil, Devlet politikası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İşin özüne baktığımız da ise aslında Dünya kendini 2023’e hazırlıyor. Bu açıklamalardan sonra Türkiye’nin dış politika ekseni ve vizyonuyla ilişkili olarak geliştirmek istediği politikaları inceleyebiliriz.

Elbette bu stratejik tırmanışın dünya politikasında bir karşılığı olacaktı. Nitekim Türkiye bu karşılığı ABD ile müttefikliği ve AB ile de yürütmeye çalıştığı ilişkilerinden kazandığı sosyal gelişmişlik olarak almaya başlamıştı. Dünya sahnesinde meydana gelen dalgalanmaların ve belirsizliklerin yaşandığı bu dönemde, dış politikamız da süregelen bu değişime uyum sağlamak zorunda kaldı. Başta Türkiye ile ABD arasında Rahip Brunson’un serbest bırakılmasının ardından karşılıklı olumlu adımlar atılsa ve gerginlik azalmış gibi görünse de Amerikan yönetiminin Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Suriye’de attığı adımlar stratejik ortaklığın tam tersi yönde ilerlemeye devam ediyor. Karadeniz’de Ukrayna’yı kışkırtıp bölgede etkin olmak isteyen ABD, Suriye’de kurduğu gözlem noktalarıyla teröristlere destek olup Türkiye’nin adımlarını zorlaştırma stratejisi güdüyor. Bir taraftan da Doğu Akdeniz’deki gerginlikte de tarafını ilk kez bu kadar açıktan ilan eden ABD yönetimi, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Büyükelçisi’ni Türkiye için ihtilaflı olan 10. bölgedeki sondaj gemisine göndererek bölgede Türkiye aleyhinde bir politika izleyeceğini ilan etmiş oldu. Daha önce ABD, Doğu Akdeniz için pozisyonunu bu kadar net belli etmiyordu, artık açıktan oynuyor. Söz konusu sondaj gemisi Türkiye’nin karasularında değil lakin Kıbrıs’ın ihtilaflı bölgesin de bulunuyor. Söz konusu 10. parsel de KKTC ve GKRY arasında gri bir alan. Dolayısıyla da Türkiye, Ada’da garantör ülke olduğu için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklarını korumakla mükellef.

Öte yandan Ukrayna-Rusya krizinde takındığı tavırla Karadeniz’in ısınmasına neden olan ABD’nin, bu krizi fırsata çevirerek, Karadeniz’deki Türkiye ile Rusya egemenliğini hafifletmek, bölgede askeri açıdan kendisini de var etmek üzerine kurguladığı stratejiden kaynaklı bölgenin ısınması ve üzerine Azerbaycan – Ermenistan savaşının patlak vermesi bölgenin iyice ısınmasına sebep oldu. Türkiye’nin Karadeniz, Ege, Akdeniz, Suriye, Irak ve İran gibi yakın coğrafyasında yaşanan bu gelişmeleri alt alta koyduğumuz da İsrail’de hesaba kattığımız da Türkiye’nin çevresinin ATEŞ ÇEMBERİ ile sarıldığı görülüyor. Çevremiz de tezahür eden söz konusu bütün bu siyasi gelişmelerin ışığın da Türkiye’nin ÇEMBERİ zorladığı çok açıktır. Şöyle ki; Türkiye çok alışık olmadığımız bir şekilde, ABD, AB baskılarına rağmen İran’a karşı yaptırımlar için Brezilya ile birlikte hayır oyu kullanan tek devletti. Tabii ki batıya karşı bu sert duruşun önemli nedenleri vardı. Bunlardan biri Türkiye’nin de artık kendi enerjisini üretmek istemesidir. Enerji hatlarının merkezi ve transit ülkesi konumundaki Türkiye, Avrupa’nın ve dünyanın enerji güvenliğinde de hayati bir rol oynamaktaydı. Türkiye’nin bölgede bu rolü üstlenebilmesi için İran ile yaptığı anlaşmaya sadık kalması gerekiyordu. Nitekim öyle yaptı; sonuçta bu oyunla, sayısal olarak bir getirisi olmasa da, Batıya gerektiğinde kendi menfaatlerimiz doğrultusunda hareket edilebileceğini böylelikle gösterilmiş oldu. Bu karşı duruşun devamlı olması elbette beklenemezdi. Henüz kendini tam anlamıyla idame ettiremeyen ve ithalatı bu kadar yüksek olan bir ülke için böyle davranmak intihar olurdu. Buna karşın BM kararlarına saygılı olunacağı ve uyulacağı konusunda dünya kamuoyuna güven duygusu da verildi. Bunun yanı sıra Ortadoğu da İsrail’den sonra İran’ın da nükleer silaha sahip olmasının hem bölgenin istikrarına hem de sağlanmış olan barışa zarar vereceği su götürmez bir gerçeklikti. Her iki devlette birbirlerinin açıklarını kollarcasına sessizce tetikte beklerken bir şekilde zapt edilebilen bir İsrail’in karşısına güçlü bir İran çıkarmak Ortadoğu için sonu çok yabancı olmayan ve tahmin edilebilen bir yola girmek demekti.

Görüldüğü üzere Uluslararası alanda her devletin yaptığı gibi Türkiye de yeni dönemde kendi amaçları doğrultusunda hareket edip uyguladığı politikaları meşru kılmayı amaçlayacaktır. Doğal olarak Türkiye’de bölgesel liderlik yarışındaki konumunu kaybetmek istemiyordu. Bu yolda uygulaması gereken politikalar halkının sesine uygun ve uygulanabilir olmak zorundadır. Henüz gelişme aşamasında olan bir ülke için, uygulanamaz politikalar üretmenin neticesini daha önce birçok kez aldık. Ütopik hayaller ve hedefi seçim zamanlarında halkın ilgisini çekmekten başka farklılık göstermeyen politikalardan şimdiye kadar yapılmamış ancak yapılmasına ihtiyaç duyulan politikalar üstüne yoğunlaşmak daha rasyonel olacaktır. Çünkü her şeyden önemlisi artık bütün dünya liderlerinin dilinde olan “YENİDÜNYA DÜZENİ” Ortadoğu merkezli şekillenecek. Bir diğer önemli noktada Türk Milleti, Türkiye’nin bölgesel liderlik yarışında ki konumunu kaybetmesini istemiyor.

YORUM EKLE