AB, Ukrayna'ya "Evet" dedi: Hızlandırılmış adaylığın düşündürdükleri

Kiev'in AB başkentleri arasında yer alması fikrinin rahatça kabul görmesi, Rusya'ya direnç gösteren Ukrayna halkına duyulan sempatiyle bağlantılı.

AB, Ukrayna'ya "Evet" dedi: Hızlandırılmış adaylığın düşündürdükleri

Prof. Dr. Armağan Gözkaman, Avrupa Birliği ülkeleri liderlerinin Ukrayna'ya "aday ülke" statüsü vermesini AA Analiz için kaleme aldı.

Rusya’nın 24 Şubat’ta başlattığı "özel operasyon" nedeniyle Ukrayna için birçok şeyin değişeceği kesinlikle öngörülebilir bir durumdu. Ancak "operasyonun" dördüncü ayında Avrupa Birliği’nin (AB) bu ülkeye adaylık statüsü vermesi, tüm tahminlerin ötesinde bir sürpriz olarak tarihe geçmiş bulunuyor.

Liderlerin Kiev ziyareti

Aslında bu karar, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Başbakanı Olaf Scholz ve İtalya Başbakanı Mario Draghi tarafından geçen hafta Kiev’e düzenlenen ziyaretin doğal bir devamı niteliğinde. AB’nin üç kurucu devletini temsil eden Macron, Scholz ve Draghi’nin bu ziyaret sırasında yaptıkları açıklamalarda, AB’nin Ukrayna’ya “derhal” aday statüsü verme isteği net bir şekilde ifade edilmişti.

Söz konusu açıklamalar incelendiğinde dört noktanın özenli bir şekilde vurgulandığı söylenebilir. Taraflar, öncelikle AB’de hiçbir şekilde tartışma konusu olmayan bir görüşü net olarak ortaya koydular: Ukrayna, kesinlikle "Avrupa ailesinin bir parçası" olarak görülüyor. Bu yaklaşım temelde Ukrayna kimliğinin ve Ukrayna halkının Avrupa’ya ait olduğu görüşünün tescili durumunda. Burada bir gerçekliğin daha hatırlatılmasında fayda var: Kiev’in AB başkentleri arasında yer alması fikrinin son derece rahat bir şekilde kabul görmesi, haksız bir saldırıya karşı kahramanca direnç gösteren Ukrayna halkına duyulan sempatiyle de bağlantılı.

Ukrayna’yı bekleyen fırsatlar ve zorluklar

Doğrudan bu bakış açısıyla ilgili olan ikinci nokta, Ukrayna’nın "hızlı" bir adaylık sürecine dahil edilmesiyle ilgiliydi. AB, 23 Haziran’da gerçekleştirdiği Brüksel Zirvesi'nde Ukrayna’ya adaylık statüsü vererek bu taahhüde uygun bir karar almış oldu. Bununla birlikte, Brüksel ile Kiev arasında yapılacak görüşmelerin nesnel ölçütler üzerinden sürdürüleceğine ve bu görüşmeler boyunca çeşitli zorlukların yaşanacağına dikkati çekmek gerekiyor. Ukrayna’nın önümüzdeki yıllarda net bir yol haritası çerçevesinde yolsuzlukla mücadele ve hukukun üstünlüğü ilkesine tam bağlılık gibi temel yükümlülükleri yerine getirmesi beklenecek.

Ukrayna’nın Birlik üyesi devletler tarafından askeri bir desteğe sahip olması, içinde bulunduğumuz zaman diliminde yaşanan tüm aksaklık ve gecikmelere rağmen Avrupa'nın savunma ve güvenliği açısından son derece önemli bir gelişmeye işaret ediyor

Ukrayna’nın maruz kaldığı saldırıya karşı kendini savunurken ihtiyaç duyduğu askeri desteğin sağlanması, dikkati çeken bir diğer mesajdı. Bu mesaj, geleneksel olarak başka ülkelere silah temini konusunda ciddi hassasiyetleri olan Almanya’nın Başbakanı tarafından yapılan “Ukrayna'ya silah teslimatlarında yardım ediyoruz, Ukrayna'nın ihtiyacı olduğu sürece bunu yapmaya devam edeceğiz.” şeklindeki beyanıyla özel bir anlam kazanmış durumda. Gelecekte AB üyeliğine kabul edilecek olan Ukrayna’nın Birlik üyesi devletler tarafından askeri bir desteğe sahip olması, içinde bulunduğumuz zaman diliminde yaşanan tüm aksaklık ve gecikmelere rağmen Avrupa'nın savunma ve güvenliği açısından son derece önemli bir gelişmeye işaret ediyor. Bu durum, özellikle Fransa’nın başını çektiği ve Avrupa güvenlik ve savunma politikalarında bir “stratejik özerklik” sağlanmasını arzu eden üye devletler açısından temkinli bir iyimserliğe neden olabilir.

Avrupa’nın siyasi birlik çabaları

Altı çizilmesi gereken dördüncü noktayı ise AB’nin bölgedeki savaş durumu sona erdikten sonra “her şeyin yeniden inşa edileceği” konusunda ortaya koyduğu taahhüt oluşturuyor. Bu noktada, “inşa” kavramının sadece maddi faktörlere odaklanmayacağını da vurgulamakta fayda var. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Ukrayna’nın Rusya saldırısı sona erdikten sonra yaşayacağı toparlanma sürecine verilecek destekle ilgili “Avrupa Siyasi Topluluğu Projesi"ni önermişti. Bu projenin özünde AB’nin temel değerlerine bağlı Avrupa ulusları arasında öncelikle siyasi bir iş birliği alanı oluşturmak yer alıyor. Bu amaç, doğal olarak güvenlik kavramını da merkeze alır nitelikte. Bunların ötesinde çeşitli iş birliği şemalarını da kapsayan proje, ilk bakışta üyelik perspektifine bir alternatif gibi düşünülebilir. Bununla birlikte, AB’nin gerekli siyasi iradeyi ve yeterli kaynakları ortaya koyması durumunda siyasi topluluk girişimi hem Ukrayna’nın hem de diğer aday ülkelerin üyelik statüsünü kazanmaları için faydalı bir araca dönüşebilir.

23 Haziran’daki AB zirvesinde kabul edilen genişleme perspektifi, Moldova’yı da kapsıyor. Bu da çok şaşırtıcı değil çünkü Kişinev de Moskova’nın “zor durumda bıraktığı” başkentlerden biri. Daha da kötüsü, gelecekte çok daha zor durumlarda kalabilir. Avrupa Birliği, Moldova’ya Ukrayna ile aynı anda adaylık statüsünü verirken elbette mevcut koşulları göz önünde bulundurdu.

Rus tehdidi adaylık için yeterli değil

Diğer taraftan Rus tehdidinin adaylık statüsüyle ilgili olarak değerlendirmeye alınan tek faktör olmadığını hatırlatmakta fayda var. Adaylık için kabul kararı, temelde ülkenin geleceğine yönelik ülke içinde mevcut eğilim göz önünde bulundurularak verilir. Bu da son derece doğaldır çünkü bir devletin tam üyelik talebi aslında hem halk hem de hükümet seviyelerinde gerçekleşen değerlendirmelere tabidir. Bu konuda verilecek ilgi çekici örneklerden birini Norveç’in 1973 ve 1995 genişlemelerinde yer almaması oluşturmaktadır. Her iki genişleme öncesinde de Oslo tarafından yapılan başvuru, Norveç halkı tarafından reddedildiği için üyelik gerçekleşmemiştir.

Yukarıda resmedilen bu akış, Gürcistan’ın neden olumsuz yanıt aldığını açıklar nitelikte. “Somut bir yol haritasına” sahip olmaktan ötürü memnuniyet duyduğunu ifade eden Tiflis’teki iktidar, ülkede yaklaşık olarak yüzde 80 civarında ölçülen AB desteğine rağmen üyelik için Brüksel’den “Evet” yanıtını alamadı. İktidar partisi, Avrupalı karar alıcılara göre yeterince “Batılı” değil ve 2008 sonrasında Rusya ile girdiği “çatışma” durumuna rağmen Moskova’nın çıkarları doğrultusunda hareket eden bir yönetim sergiliyor. Bu yüzden, Gürcistan'ın Avrupa’daki geleceğine dair olumsuz sinyaller -hem ulusal hem de AB seviyesindeki siyasal çevrelerden- çeşitli zamanlarda gönderilmişti. Macron’un Gürcistan için Ukrayna ve Moldova'dan jeopolitik olarak farklı olduğunu ifade etmiş olması, bu konuda bir örnek olarak verilebilir. Almanya Başbakanı da geçen hafta Macron ve Draghi ile gerçekleştirdiği Kiev ziyareti sırasında Ukrayna ve Moldova’nın adaylık statüsüne net bir şekilde destek verirken Gürcistan’dan hiç bahsetmemişti.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER