Sözüne Yer Kalmayınca
Sözüne Yer Kalmayınca
“Sanırım artık konuşmamaya alıştım.”
Dört kelimelik bir cümle. Okuması iki saniye bile sürmez belki. Dört kelimelik bir cümle ne
kadar ağır olabilir acaba? Veya bir cümlenin kısalığı, taşıdığı ağırlığı azaltabilir mi sizce?
Sanırım insanı en çok, böyle kısa ve sakin söylenen şeyler yaralıyor. Çünkü bazı cümleler
yalnızca o anı anlatmıyor; heba olmuş bir çabayı, defalarca denenmiş bir anlatma isteğini, yavaş
yavaş kaybedilmiş bir inancı da beraberinde taşıyor.
Bir dostumu dinlerken geçti bu cümle. Geçmişte yaşadıklarını, insanların artık birbirini ne kadar
az duyduğunu, birinin yarasına gerçekten ortak olmanın ne kadar eksildiğini anlatıyordu. Sonra
bir yerde durdu ve sanki çoktan kabullendiği bir şeyi ilk kez dışarı bırakıyormuş gibi söyledi:
“Sanırım artık konuşmamaya alıştım.”
O an cümlenin kendisinden çok, söyleniş biçimi içimi acıttı. Çünkü bu bir öfke cümlesi değildi.
Bir rest, bir sitem, bir hesap sorma da değildi. Daha çok, uzun süre anlatmış ama artık
duyulacağına inancı azalmış bir insanın yorgun kabulüydü.
Peki insan bir anda mı susar?
Önce anlatmayı dener. Sonra daha doğru anlatmaya çalışır. Yanlış anlaşılmayacağı kelimeler
arar, sesinin tonunu ayarlar, karşısındakini incitmemek için cümlelerini tekrar tekrar değiştirir.
Bir süre sonra da ne söyleyeceğinden çok, söyledikten sonra başlayacak o yorucu mesaiyi
düşünmeye başlar.
Şimdi bunu söylesem yine konu uzar mı?
Yine ben mi fazla hassas görünürüm?
Yine kendimi açıklamak zorunda kalır mıyım?
Bence insan bazen konuşmaktan değil, konuşmadan önce yapmak zorunda kaldığı bu hesaptan
yoruluyor. Söyleyecek sözün kalmaması değildir bu; sözüne yer kalmadığını hissetmektir.
Çünkü insanın içinde cümleler bir anda tükenmez. Hala anlatmak, anlaşılmak, görülmek ister.
Fakat karşısındaki yerde o cümlenin güvenle durabileceğine inanmaz artık.
Bir kırgınlığını anlatır, konu onun hassasiyetine gelir.
Bir ihtiyacını dile getirir, yük olmuş gibi hisseder.
Bir şeye itiraz eder, huzuru bozan kişi ilan edilir.
Sonra insan cümlelerini küçültmeye başlar.
Önce “önemli değil” der.
Sonra “boş ver” der.
Ardından “ben hallederim” demeye alışır.En sonunda da gerçekten hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş, hiçbir şeye kırılmıyormuş gibi
davranmaya başlar. Oysa içinde hala büyük olan bir şeyi, dışarıda küçük ya da hiç yokmuş gibi
göstermeye çalışır.
Dışarıdan bakıldığında bu hal bazen olgunluk gibi görünebilir. Çevresindekiler onun
sakinleştiğini düşündükçe, kendisi bile bunu büyümek sanabilir.
Oysa büyümek değildir bu. Bazen insan, kendisine ayrılan yeri küçülte küçülte sessizleşir ve
günün sonunda sözüne yer açılmayan yerde konuşmamaya alışır.
Fakat susmayı yalnızca kırıldığımız yerden düşünmemek gerekir. Çünkü bazen insan, kırdığını
fark ettiği için de durur.
Bir anlık öfkeyle bir cümle kurarsın. O an kendini haklı hissedersin. Sonra karşındaki insanın
yüzündeki değişimi görürsün. Sesinin düştüğünü, gözlerinin senden kaçtığını, yavaşça içine
çekildiğini fark edersin.
O zaman anlarsın: Senin içinden öfkeyle çıkan söz, onun kalbine başka türlü düşmüştür.
Bu da bir susuş gibi görünebilir ama duyulmadığı için susmakla aynı şey değildir. Birinde insan
kendisini geri çeker. Diğerinde ise kullandığı dili gözden geçirmek için durur. Çünkü bazen
susmak, kendinden vazgeçmek değil; eski konuşma biçiminden vazgeçmektir.
İnsan her hissettiğini söylemek zorunda değildir belki. Ama söylediği şeyin sorumluluğunu
taşımak zorundadır. Haklı olmak, her kelimeyi söyleme hakkı vermez. Kırılmış olmak da
karşısındakini kırmayı masum hale getirmez.
Belki de asıl mesele yalnızca konuşmak veya susmak değildir. Mesele, insanın kendi sözüne
nasıl sahip çıktığı ve karşısındakinin sözüne ne kadar yer açtığıdır.
Çoğu zaman insanın ihtiyacı kusursuz cevaplar değildir. Karşısındaki kişinin her şeyi çözmesini
de beklemez. Yalnızca şunu hissedebileceği bir yere ihtiyaç duyar:
“Bunu burada söyleyebilirim.”
Böyle bir yer varsa insan hemen konuşamayabilir. Çünkü uzun süre susmaya alışan biri, sesini
yeniden bulmakta zorlanabilir. Ama en azından içinde tuttuğu cümlelerin dışarı çıkabileceğine
dair küçük bir inanç oluşur.
Böyle bir yer yoksa insan zamanla daha az anlatır. Daha kısa cevaplar verir. Heyecanını,
kırgınlığını ve ihtiyacını saklar. Önce karşısındakinden, sonra kendi duygularından uzaklaşır.
Bir gün de bu haline karakter der.
Belki de değildir.
Belki de insan, kendisi olarak kalabildiği yerlerden uzaklaşmış; kendisini azaltarak ayakta
durmaya alışmıştır.
O yüzden bu yazının sonunda kendimize iki soru bırakmak gerekir:
Ben kimin yanında konuşmamaya alıştım?
Kim benim yanımda konuşmamaya alıştı?
