İstanbul
Açık
26°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Sözüne Yer Kalmayınca

YAYINLAMA:

Sözüne Yer Kalmayınca

“Sanırım artık konuşmamaya alıştım.”

Dört kelimelik bir cümle. Okuması iki saniye bile sürmez belki. Dört kelimelik bir cümle ne

kadar ağır olabilir acaba? Veya bir cümlenin kısalığı, taşıdığı ağırlığı azaltabilir mi sizce?

Sanırım insanı en çok, böyle kısa ve sakin söylenen şeyler yaralıyor. Çünkü bazı cümleler

yalnızca o anı anlatmıyor; heba olmuş bir çabayı, defalarca denenmiş bir anlatma isteğini, yavaş

yavaş kaybedilmiş bir inancı da beraberinde taşıyor.

Bir dostumu dinlerken geçti bu cümle. Geçmişte yaşadıklarını, insanların artık birbirini ne kadar

az duyduğunu, birinin yarasına gerçekten ortak olmanın ne kadar eksildiğini anlatıyordu. Sonra

bir yerde durdu ve sanki çoktan kabullendiği bir şeyi ilk kez dışarı bırakıyormuş gibi söyledi:

“Sanırım artık konuşmamaya alıştım.”

O an cümlenin kendisinden çok, söyleniş biçimi içimi acıttı. Çünkü bu bir öfke cümlesi değildi.

Bir rest, bir sitem, bir hesap sorma da değildi. Daha çok, uzun süre anlatmış ama artık

duyulacağına inancı azalmış bir insanın yorgun kabulüydü.

Peki insan bir anda mı susar?

Önce anlatmayı dener. Sonra daha doğru anlatmaya çalışır. Yanlış anlaşılmayacağı kelimeler

arar, sesinin tonunu ayarlar, karşısındakini incitmemek için cümlelerini tekrar tekrar değiştirir.

Bir süre sonra da ne söyleyeceğinden çok, söyledikten sonra başlayacak o yorucu mesaiyi

düşünmeye başlar.

Şimdi bunu söylesem yine konu uzar mı?

Yine ben mi fazla hassas görünürüm?

Yine kendimi açıklamak zorunda kalır mıyım?

Bence insan bazen konuşmaktan değil, konuşmadan önce yapmak zorunda kaldığı bu hesaptan

yoruluyor. Söyleyecek sözün kalmaması değildir bu; sözüne yer kalmadığını hissetmektir.

Çünkü insanın içinde cümleler bir anda tükenmez. Hala anlatmak, anlaşılmak, görülmek ister.

Fakat karşısındaki yerde o cümlenin güvenle durabileceğine inanmaz artık.

Bir kırgınlığını anlatır, konu onun hassasiyetine gelir.

Bir ihtiyacını dile getirir, yük olmuş gibi hisseder.

Bir şeye itiraz eder, huzuru bozan kişi ilan edilir.

Sonra insan cümlelerini küçültmeye başlar.

Önce “önemli değil” der.

Sonra “boş ver” der.

Ardından “ben hallederim” demeye alışır.En sonunda da gerçekten hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş, hiçbir şeye kırılmıyormuş gibi

davranmaya başlar. Oysa içinde hala büyük olan bir şeyi, dışarıda küçük ya da hiç yokmuş gibi

göstermeye çalışır.

Dışarıdan bakıldığında bu hal bazen olgunluk gibi görünebilir. Çevresindekiler onun

sakinleştiğini düşündükçe, kendisi bile bunu büyümek sanabilir.

Oysa büyümek değildir bu. Bazen insan, kendisine ayrılan yeri küçülte küçülte sessizleşir ve

günün sonunda sözüne yer açılmayan yerde konuşmamaya alışır.

Fakat susmayı yalnızca kırıldığımız yerden düşünmemek gerekir. Çünkü bazen insan, kırdığını

fark ettiği için de durur.

Bir anlık öfkeyle bir cümle kurarsın. O an kendini haklı hissedersin. Sonra karşındaki insanın

yüzündeki değişimi görürsün. Sesinin düştüğünü, gözlerinin senden kaçtığını, yavaşça içine

çekildiğini fark edersin.

O zaman anlarsın: Senin içinden öfkeyle çıkan söz, onun kalbine başka türlü düşmüştür.

Bu da bir susuş gibi görünebilir ama duyulmadığı için susmakla aynı şey değildir. Birinde insan

kendisini geri çeker. Diğerinde ise kullandığı dili gözden geçirmek için durur. Çünkü bazen

susmak, kendinden vazgeçmek değil; eski konuşma biçiminden vazgeçmektir.

İnsan her hissettiğini söylemek zorunda değildir belki. Ama söylediği şeyin sorumluluğunu

taşımak zorundadır. Haklı olmak, her kelimeyi söyleme hakkı vermez. Kırılmış olmak da

karşısındakini kırmayı masum hale getirmez.

Belki de asıl mesele yalnızca konuşmak veya susmak değildir. Mesele, insanın kendi sözüne

nasıl sahip çıktığı ve karşısındakinin sözüne ne kadar yer açtığıdır.

Çoğu zaman insanın ihtiyacı kusursuz cevaplar değildir. Karşısındaki kişinin her şeyi çözmesini

de beklemez. Yalnızca şunu hissedebileceği bir yere ihtiyaç duyar:

“Bunu burada söyleyebilirim.”

Böyle bir yer varsa insan hemen konuşamayabilir. Çünkü uzun süre susmaya alışan biri, sesini

yeniden bulmakta zorlanabilir. Ama en azından içinde tuttuğu cümlelerin dışarı çıkabileceğine

dair küçük bir inanç oluşur.

Böyle bir yer yoksa insan zamanla daha az anlatır. Daha kısa cevaplar verir. Heyecanını,

kırgınlığını ve ihtiyacını saklar. Önce karşısındakinden, sonra kendi duygularından uzaklaşır.

Bir gün de bu haline karakter der.

Belki de değildir.

Belki de insan, kendisi olarak kalabildiği yerlerden uzaklaşmış; kendisini azaltarak ayakta

durmaya alışmıştır.

O yüzden bu yazının sonunda kendimize iki soru bırakmak gerekir:

Ben kimin yanında konuşmamaya alıştım?

Kim benim yanımda konuşmamaya alıştı?


 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız