İstanbul
Kapalı
22°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
48,4547 %0.23
56,3160 %-0.13
6.962,79 %0.18
80.820,08 %4.07

İkinci Soru

YAYINLAMA:

Tek bir soru insanı ne kadar sarsabilir? Daha doğrusu insan, cevabını bilmediği için mi susar yoksa bildiği cevabın kendisi hakkında söyleyeceklerinden korktuğu için mi?

“Sözüne Yer Kalmayınca” başlıklı yazımı iki soruyla bitirmiştim.

Ben kimin yanında konuşmamaya alıştım?

Kim benim yanımda konuşmamaya alıştı?

Yazı yayımlandıktan sonra iki sorunun aynı yere çıkmadığını gördüm. İlk soruda insanlar fazla beklemedi. Bir isim, bir ilişki, yıllar önce söylenmiş tek bir cümle hemen hatırlandı. İkinci soruya gelince cevaplar sorudan çok insanın kendisini anlatıyordu.

“Bilmiyorum.”

“Mutlaka vardır.”

“Olmuştur, ne yapayım?”

Önce bunun hafızayla ilgili olduğunu düşündüm. İnsan kendisine yapılanın sonucunu yaşar, kendi yaptığının karşı tarafta nereye vardığını göremez. Fakat “Olmuştur, ne yapayım?” diyen biri hatırlamaya çalışmıyordu. Sorunun önüne bir kapı çekiyordu.

Sonra şunu fark ettim: İnsan yaptığı şeyi unutmasa da onu başka bir adla hatırlayabilir.

Birini susturduğumuz an zihnimizde “Onu susturdum” diye kayıtlı değildir. O günün adı bizde “Gerçeği söyledim”, “Kendimi savundum”, “Sınırımı koydum”, “İyiliği için uyardım” veya “Artık kendimi ezdirmedim” olur. Karşımızdaki aynı günü “Bir daha ona içimi açmamaya karar verdiğim gün” diye hatırlarken biz “İlk kez hakkımı koruduğum gün” diye hatırlarız.

Hafıza olayı silmez. Yalnızca dosyanın adını değiştirir.

Bu nedenle ikinci sorunun cevabı, pişman olduğumuz anlardan çok hala kendimizi haklı gördüğümüz yerlerde saklıdır.

Buraya kadar insanın cevabı neden bulamadığını açıklayabiliriz. Fakat cevabı neden aramak istemediği daha derin bir meseledir. Çünkü ikinci soru geçmişte kalmaz. Bir isim bulduğumuz anda dönüp bize şunu sorar:

Şimdi ne yapacaksın?

Kaçış tam burada başlar. Bilmek, insanı sorumlu hale getirir. Birinin bizim yanımızda sustuğunu gördüğümüz anda onun sessizliğini artık yalnızca karakteriyle, hassasiyetiyle veya içine kapanıklığıyla açıklayamayız. “Bilmiyordum” diyerek koruduğumuz alan ortadan kalkar. Geçmişi değiştiremeyiz fakat aynı davranışı bugün sürdürüp sürdürmeyeceğimiz artık bizim seçimimizdir.

İnsan cevabın acısından çok, cevabın kendisine yükleyeceği sorumluluktan uzak durur. Bilmemek ona masumiyet sağlamaz; yalnızca masumiyet hissini korur.

İnsan hayatın içinde kendisini korumak için yollar geliştirir. Ezilmemek için sertleşir. Terk edilmemek için kontrol eder. Haksız çıkmamak için her tartışmayı kazanmaya çalışır. Kırılmamak için başkasının duygusunu küçültür. Bugün zarar veren bu davranışlar, geçmişte onu ayakta tutmuştur. Bu yüzden onlardan vazgeçmek bir alışkanlığı bırakmak değil, yıllardır taşıdığı zırhı çıkarmaktır.

Ne var ki insanın zırh olarak taşıdığı davranış, karşısındaki için zamanla bir duvara dönüşür. Karşısındaki önce kelimelerini daha dikkatli seçer, ardından bazı cümleleri içinde tutar, sonunda kimi konuları hiç açmaz. İtirazlar azaldıkça insan sorunların azaldığını sanır. Oysa azalan sorunlar değil, ona ulaşan sestir.

İkinci soru tam da bu yanılgıyı bozar ve insanı zırhının dışarıdan nasıl göründüğüyle yüzleştirir.

Beni koruyan şey, bir başkasını susturmuş.

Bunu kabul etmek yalnızca mahcup olmak değildir. İnsan doğru bildiği korunma biçiminden vazgeçmek zorunda kalır. Yerine ne koyacağını ise bilmez. Sesini yükseltmeden kendisini nasıl savunacak? Kontrol etmeden bir ilişkide nasıl kalacak? Karşısındakini küçültmeden kendi değerini nasıl koruyacak?

Ölüm, kaybetmek ve bilmemek gündelik bir sorunun içine böyle girer. Buradaki ölüm bedenin değil, alıştığımız benliğin küçük ölümüdür. Kayıp, haklılığımızdan ve kendimiz hakkında anlattığımız hikayeden vazgeçmektir. Bilmemek ise eski zırhı çıkardıktan sonra nasıl yaşayacağımızı kestirememektir.

Kaygı tam bu boşlukta konuşmaya başlar:

“Özür dilersem güçsüz görünürüm.”

“Onu dinlersem bütün suç bana kalır.”

“Yumuşarsam yine üzerime gelirler.”

“Değişirsem kendimi koruyamam.”

Zihin hiçbir şey bilmemek yerine kötü bir şey bildiğine inanmayı tercih eder. Çünkü kötü bir tahmin bile ona bir harita verir; belirsizlik ise haritayı elinden alır.

Kaygı “Korkuyorum” demez, “Böyle olacak” der. Onu bu kadar ikna edici yapan da budur: Duygu gibi değil, bilgi gibi konuşur.

Üstelik kaygı insana doğrudan “Burada kal” demez. Dışarı çıkarsa yaşayacağı felaketleri anlatır. Özrü ezilmek, dinlemeyi suçlanmak, değişmeyi savunmasız kalmak gibi gösterir. Kapıyı kilitlemez; kapının ardına korkutucu bir gelecek resmi asar. İnsan da yerinde kalmayı kendi seçimi sanır.

Bu nedenle insan her zaman kötü bir sonuç beklediği için yerinde kalmaz. Ne olacağını bilememeye dayanamadığı için zihni kötü bir sonuç üretir ve onu bulunduğu yerde tutar.

“Bilmiyorum”, “O da çok hassastı” ve “Ne yapayım?” cümleleri böylece basit birer mazeret olmaktan çıkar. İnsanın kendisi hakkında bildiklerini, haklılığını ve eski korunma düzenini muhafaza eden kilitlere dönüşür.

İlk soru bize kimin yanında sustuğumuzu gösteriyordu.

İkinci soru ise kendimizi korumak adına kimin sesinden vazgeçtiğimizi gösteriyor.

Oysa insan kendisini korumak için kurduğu yerde bir başkasının sözüne yer bırakmıyorsa, koruduğu şey artık kendisi değil, korkusudur.

O halde korkumuzun bedelini bir başkası susarak ödüyorsa, kendimizi daha ne kadar masum sayabiliriz?

 
 
 
Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız