İstanbul
Açık
25°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Haklılık Paradoksu

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Bir tartışmayı düşünün. İki kişi karşılıklı oturmuş. Biri anlatıyor: “Ben öyle konuştum çünkü

çok dolmuştum.” Diğeri cevap veriyor: “Ben de sustum çünkü artık yorulmuştum.” Biri sesini

yükselttiği için kendince haklı, diğeri uzaklaştığı için kendince haklı. İkisini de tek tek

dinleyince ikisine de hak veriyorsun, ikisinde de anlaşılır taraflar buluyorsun. Ama masanın

ortasında kırılmış, paramparça olmuş bir ilişki duruyor.

İşte haklılık paradoksu tam olarak burada başlıyor.

Herkesin haklı olduğu yerde, aslında herkes haksızdır. Çünkü herkesin kendi doğrusuna

sığındığı o noktada artık kimse gerçeği aramaz. Herkes sadece kendini aklamaya çalışır. Herkes

kendi nedenini anlatır, kendi yorgunluğunu öne sürer, kendi kırgınlığını büyütür. Fakat kimse

dönüp kendine bakmaz, “Ben ne yaptım, benim bu yangındaki payım neydi?” diye sormaz.

Bir yerde herkes yalnızca kendi haklılığını savunuyorsa, orada adalet çoktan çökmüştür. Çünkü

adalet sadece nedenleri ve mazeretleri dinlemekle kurulmaz. Gerçek adalet, davranışların

sonuçlarına da bakar. Kimin ne yaşadığını duyar ama kimin ne yaptığını, karşı tarafa ne

yaşattığını da unutmaz.

Bugün birçok insan yaptığı yanlışı inkar etmiyor. Bundan çok daha tehlikeli, çok daha sinsi bir

şey yapıyor: Yanlışına meşru bir gerekçe buluyor.

Eşine sert konuşuyor: “Beni o hale o getirdi.”

Çocuğuna bağırıyor: “Başka türlü laf anlamıyor.”

Arkadaşını ihmal ediyor: “Ben de çok yoğundum, kafamı kaldıramadım.”

İş yerinde kırıcı davranıyor: “Ne yapayım, işin yetişmesi gerekiyordu.”

Trafikte saygısızlık yapıyor: “O da bana başta yol vermedi.”

Evde günlerce susuyor: “Konuşsam yine kavga çıkacak, ne gerek var?”

Dikkat edin, hepsinin kendince mantıklı bir nedeni var. Ama bir davranışın nedeninin olması,

o davranışın doğru, adil ya da ahlaki olduğu anlamına gelmez. Nedenler, sorumlulukların yerine

geçemez. İnsan bu ince çizgiyi karıştırdığı anda haklılık, vicdanın değil, suçluluk duygusundan

kaçışın ve savunmanın dili olur.

Bir ev düşünün. Akşam herkes yorgun argın eve dönmüş. Anne gün boyu dışarıda veya evde

koşturmaktan bitap düşmüş, baba iş yerinin stresiyle gergin, çocuk ise okulun yüküyle sıkışmış

ve sadece ilgi bekliyor. Derken masada küçük, incir çekirdeğini doldurmayacak bir mesele

büyüyor. Sesler yükseliyor, kalpler kırılıyor. Sonra herkes kendi güvenli köşesine, kendi içine

çekiliyor. Anne “Ben zaten her şeyi tek başıma göğüslüyorum” diye dertleniyor. Baba “Ben de

dışarıda ailem için canımı çıkarıyorum” diye söyleniyor. Çocuk odasına gidiyor, kapıyı

kapatıyor ve ışığı söndürüyor. O evde herkesin çok haklı sebepleri var. Ama kimse o kapının

neden o kadar sert kapandığını, o çocuğun içeride ne hissettiğini konuşmuyor.

İşte haksızlık çoğu zaman hayatımızda böyle sahipsiz kalır. Herkes kendi açıklamasına, kendi

mağduriyetine sığınınca, ortada incinen biri kalır ama inciten kimse kalmaz. Herkesin kendince

makul olduğu bir dünyada, zarar görenin sesi gürültünün içinde kaybolur gider. Faili meçhul

kırgınlıklar birikir içimizde.Sadece tek tek evlerin içinde değil bu durum. Başımızı kaldırıp güzel ülkemize, o her gün nefes

aldığımız sokaklara baktığımızda da aynı kördüğümü görüyoruz. Trafikte, hastane

koridorlarında, iş yerlerinde, okul bahçelerinde, çarşıda, pazarda, adliye önlerinde... Adım

attığımız her yerde bitmek bilmeyen bir çatışma dalgası var ve tuhaftır, bu dalganın içindeki

herkes ama herkes sonuna kadar haklı. Herkesin öfkesinin arkasında sığındığı bir "ama"sı, bir

"çünkü" sü var. Kimse durup aynaya bakmadığı için, koca bir ülke adeta ucu bucağı

görünmeyen bir sahipsiz haksızlıklar mezarlığına dönüşüyor. Haklılıkların altında ezilen,

faili meçhul kalmış milyonlarca kırgın kalp yürüyor sokaklarda.

Bu toplumsal cinnet hali sadece büyük krizlerde yaşanmaz. Gündelik hayatın içindeki o küçük,

zehirli cümlelerde de gizlidir:

“Çok abartıyorsun.”

“Ben öyle demek istemedim, sen yanlış anladın.”

“Sen de son zamanlarda çok hassassın.”

“Benim yerimde olsan beni çok iyi anlardın.”

Bu cümleler aslında birer özür değil, kibar zırhlardır. Birer savunma mekanizmasıdır. Karşı

tarafın ne yaşadığını, içinin nasıl yandığını anlamaya değil, kendi niyetini temize çıkarmaya

yarar. Oysa insanın niyeti çok temiz olabilir ve buna rağmen karşısındakini incitebilir. İnsan

özünde çok iyi biri olabilir ve yine de çok yanlış davranabilir. İnsan çok yorulmuş olabilir, evet,

ama bu ona bağırma hakkı vermez. İnsan kırılmış olabilir, canı yanmış olabilir ama bu ona

başkasını kırma özgürlüğü tanımaz.

Çünkü haklılık insanı büyütmez, insanı olgunlaştırmaz. Haklılık sadece egoyu korur, insanı

olduğu yere çiviler. İnsanı asıl büyüten şey, haklı olduğu yerde bile çuvaldızı kendine

batırabilmesi, kendi payını, kendi hatasını görebilme cesaretidir.

İşte bu ölçü ne yazık ki artık kaybolmuş durumda. Herkes kendini saatlerce anlatıyor ama çok

az kişi kendini beş dakika sorguluyor. Herkes “Beni kimse anlamıyor” diye feryat ediyor ama

çok az kişi “Ben karşımdakinin neyini görmedim, nerede sağır oldum?” diye durup düşünüyor.

Herkes kendi yarasını pansuman etmeye çalışıyor ama yürürken başkasında açtığı derin

yaralara dönüp bakmak bile istemiyor. İnsanlar haklı çıkmayı, mutlu ve huzurlu olmaya feda

ediyor.

Haklılık paradoksu şudur: İnsan kendini savundukça, üste çıktıkça kazandığını zanneder; ama

herkes aynı zırhı giydiğinde ortada kazanan kimse kalmaz. Sadece sahipsiz kalmış haksızlıklar

ve yalnızlaşmış insanlar kalır.

Bu yüzden asıl mesele bir tartışmadan galip çıkmak, masaya yumruğunu vurup "Ben demiştim"

demek değildir. Asıl mesele, o kalın haklılık duygusunun arkasına saklanmadan, o zırhı yere

bırakıp şu zor ama şifalı soruyu kendine sorabilmektir:

“Benim kendimce sebeplerim vardı, tamam... Peki, bu kırılmada benim payım neydi? “


 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız