İstanbul
Açık
20°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

Leke Değil, Ayna Suçlu

YAYINLAMA:

Bazı insanlara bir cümle kurarsınız, aslında çok basit bir şey söylemişsinizdir. 

“Bu sözün beni kırdı.” 

“Burada biraz haksız davrandın.” 

“Bunu böyle yapman bana iyi gelmedi.” 

Ama karşılığında davranış konuşulmaz. Bir anda konu değişir. Siz fazla hassas olursunuz, yanlış anlayan olursunuz, nankör olursunuz, abartan olursunuz. Hatta öyle bir noktaya gelir ki, özür beklediğiniz yerde kendinizi savunurken bulursunuz.

Siz sadece yüzündeki küçük bir lekeyi göstermişsinizdir. O ise aynaya bakmak yerine aynayı ve aynayı tutan eli suçlamaya başlamıştır. Çünkü bazı insanlar için kusur, sadece kusur değildir. Tehlikedir.

Küçük bir yanlış, onların iç dünyasında büyük bir yıkım gibi hissedilir. “Yanlış yaptın” cümlesini “sen kötüsün” diye duyarlar. “Beni incittin” cümlesini “sevilmeye layık değilsin” diye tercüme ederler. Bu yüzden sizin söylediğiniz şeyle onun duyduğu şey çoğu zaman aynı değildir.

Peki insan neden böyle olur?

Kimi evlerde çocuk hata yaptığında sadece davranışı düzeltilmez; çocuğun tamamı yargılanır. Sofrada bardağı döker, yüzler düşer. Dersinden düşük alır, evin havası değişir. Bir şeye itiraz eder, “nankör” olur. Ağlar, “abartıyorsun” denir. Kızar, “saygısız” olur. Susar, “ne surat yapıyorsun?” diye sıkıştırılır. Böyle bir evde çocuk şunu öğrenir: Hata yaparsam sadece yanlış yapmış olmam, sevgiyi de riske atarım.

Sonra o çocuk büyür. İş sahibi olur, evlenir, anne baba olur, toplum içinde saygın biri gibi görünür. Ama içinde hâlâ aynı eski korku yaşar. Biri ona “Burada kırıcı oldun” dediğinde, sadece bugünkü cümleyi duymaz. Annesinin düşen yüzünü duyar. Babasının sert sesini duyar. Öğretmeninin küçümseyen bakışını duyar. Kardeşiyle kıyaslandığı o sofrayı duyar. Bugünün küçük eleştirisi, geçmişin büyük utancını uyandırır.

Bu yüzden saldırır. Çünkü bakarsa utanacaktır. Utanırsa küçülecektir. Küçülürse sevilmeyecektir. En azından onun içindeki eski kayıt böyle çalışır.

Bir de hiç kusuruyla tanıştırılmadan büyüyenler vardır. Evde her yaptığı doğru sayılmıştır. Kimse sınır koymamış, kimse “Burada yanlış yaptın” dememiştir. Aile, çocuğu sevmekle onu gerçeklikten korumayı birbirine karıştırmıştır. Böyle büyüyen insan, hayatın doğal uyarılarını bile saldırı gibi algılar. Eşi kırıldığını söyler, bunu saygısızlık sanır. Arkadaşı mesafe koyar, bunu ihanet sayar. İş yerinde biri uyarır, bunu düşmanlık kabul eder. Çünkü kusuruyla hiç sağlıklı biçimde karşılaşmamış insan, ilk aynayı düşman zanneder.

Bir başka evde sevgi vardır ama damla damladır. Çocuk azıcık ilgiye büyük anlam yükler. Küçük bir onayı sevgi sanır. Birinin yüzü gülsün diye kendini şekilden şekle sokar. Böyle büyüyen insan dışarıdan güçlü, iddialı, hatta kendinden emin görünebilir. Ama o kabuğun altında büyük bir açlık vardır. O açlık, kusur duyduğu anda paniğe dönüşür. Çünkü kusurlu görünürse elindeki o azıcık sevgiyi de kaybedeceğini sanır.

İşin acı tarafı, bu insanlar çoğu zaman kendilerini koruduklarını zannederken ilişkilerini yorarlar. Onlara bir şey anlatmak isteyen kişi, bir süre sonra cümlelerini seçmekten yorulur. “Nasıl söylesem de yanlış anlamasa?” diye düşünür. “Konuşsam büyüyecek, sussam içimde kalacak” ikilemine sıkışır. Böylece ilişki, iki insanın birbirini duyduğu yer olmaktan çıkar. Birinin sürekli savunulduğu, diğerinin sürekli kendini tuttuğu dar bir odaya dönüşür.

O odada gerçek yakınlık kalmaz. Çünkü yakınlık, sadece güzel sözlerle kurulmaz. Yakınlık, insanın kusurlu hâliyle de görülebildiği, uyarıldığında yıkılmadığı, incittiğinde bunu taşıyabildiği yerde başlar. Bir insan “Ben burada yanlış yaptım” diyemiyorsa, karşısındaki kişi ne kadar sevgi gösterirse göstersin ilişki güvenli bir yere dönüşmez. Çünkü her kırgınlık, her sınır, her geri bildirim yeni bir savaşa dönüşür.

Bu yüzden kendini kusursuz sanan insan her zaman sadece kibirli değildir. Kimi çok korkmuştur. Kimi çok utanmıştır. Kimi hiç gerçekten görülmemiştir. Kimi fazla korunmuş, kimi fazla ezilmiş, kimi de sadece işe yaradığı kadar sevilmiştir. Ama sebebi ne olursa olsun, sonuç değişmez: Kendi kusuruna bakamayan insan, çevresindeki herkes için yorucu bir duvara dönüşür.

Onunla konuşurken mesele meseleden çıkar. Bir davranışı konuşamazsınız; çünkü hemen kişiliği devreye girer. Bir kırgınlığı anlatamazsınız; çünkü hemen suçlanırsınız. Bir sınır koyamazsınız; çünkü hemen terk etmekle, nankörlükle, abartmakla itham edilirsiniz. Siz ilişkiyi onarmak istersiniz, o kendini aklamaya çalışır. Siz “Beni duymanı istiyorum” dersiniz, o “Beni suçluyorsun” diye duyar. Siz temas kurmaya çalışırsınız, o mahkemede sanık sandalyesine oturtulmuş gibi savunmaya geçer.

Üstelik bu durum yalnızca geçmişten gelen bir yara olarak kalmaz. Zamanla yetişkin yaşamda bir konfor alanına dönüşür. Çünkü çevresindeki insanlar bir süre sonra onunla nasıl konuşacaklarını değil, ona nasıl dokunmadan yaşayacaklarını öğrenirler. Kimse onu kolay kolay eleştirmez. İnsanlar cümlelerini seçerek konuşur. Arkadaş ortamı onun hassasiyetine göre şekillenir. İş yerinde insanlar “aman bulaşmayalım” der. Partner geri çekilir. Çocuk susmayı öğrenir. Herkes onun duygusal patlamasını hesaba katar. Yanlış yaptığı zaman bile konu onun yanlışı olmaktan çıkar, onun incinmesine döner.

Böylece kusursuzluk zırhı sadece kişiyi koruyan bir savunma olmaktan çıkar. Etrafındaki insanları hizaya sokan görünmez bir baskıya dönüşür. İletişim dediği şey de yavaş yavaş itaate dayalı bir düzene kayar. Ben söyleyeyim, sen kabul et. Beni eleştirme kırılmayayım, sen kendini tut. Ben yanlış olmayayım, sen dikkatli ol. Ben yüzleşmeyeyim, sen sus. Bunun adı iletişim değildir; bu, bir tarafın duygusal patlamasından korunmak için diğer tarafın kendi gerçeğini yutması ve gittikçe pasifleşmesidir.

Oysa insanın olgunluğu kusursuz olmasında değil, kusuruyla temas edebilmesindedir. Çünkü kusurunu görebilen insan değişebilir. Hatasını taşıyabilen insan büyüyebilir. “Evet, burada yanlış yaptım” diyebilen insan ilişkiyi onarabilir.

Kendini kusursuz sanan insana ayna tuttuğunuzda, o çoğu zaman yüzündeki lekeyi değil, aynayı ve aynayı tutan eli kusurlu görür. Bu yüzden bazı insanlara sürekli kendini anlatmaya çalışmak, hakikati göstermek değil, kendi yorgunluğunu büyütmektir. Çünkü görmek istemeyen göze ayna yetmez.

Asıl mesele şudur: İnsan aynaya kızdığı sürece yüzünü temizleyemez.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız