İstanbul
Açık
18°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,0235 %0.06
55,9081 %-0.03
6.722,26 %0.06
84.369,90 %0.10

Sende Baba Olunca

YAYINLAMA:

Sende Baba Olunca

Çocukken evde bir şey bozulduğunda babam tamirci çağırmak yerine alet çantasını çıkarırdı.
Sonra beni yanına çağırırdı.

Ben sıkılırdım. Elinde aletler bir şeyleri söker, yeniden takardı. Ben ise içimden söylenirdim.
“Niye uğraşıyoruz? Niye tamirci çağırmıyoruz?”
Hatta çoğu defa kızardım. Niye böyle bir babam var diye düşündüğüm bile olurdu.

Yıllar geçti.
Kendi evim, kendi ailem oldu. Evde bir şeyler bozulmaya başladı. Tamirci çağırmanın her zaman kolay olmadığını gördüm. Masraf vardı, beklemek vardı, bazen de o işi o anda çözmek gerekiyordu.

Ve evet babamın yaptığını yapıp aletleri çıkardım.
Elim tornavidaya uzandı ve tamir işini başarıyla yaptım. Yaptım ama yıllar önce babamın yanında duran o kızgın çocuk geldi aklıma.

İçimden tek bir cümle geçti.
İyi ki öğretmişsin baba. (Bunu babama da anlattım çünkü anlatmamak ona en büyük haksızlık olacaktı.)

O gün, iyi ki öğretmişsin derken aynı zamanda bir gerçek çarptı yüzüme. İnsan babasını, onunla yaşarken değil, onun yaşadığı hayatı yaşamaya başlayınca tanıyormuş.

Çünkü çocuk babasının davranışına kendi yaşından bakıyor; baba ise çocuğuna kendi yaşadıklarından.

Biz aynı evin içinde, aynı zamanda iki farklı hayat yaşıyormuşuz aslında. Ben onun kazancını kuruşu kuruşuna hesaplamasına kızıp 'Niye bu kadar tutumlu?' diye söylenirken; o, cebinde parasının yetmediği, çaresizce sustuğu ve belki de kendine kızdığı ruh haliyle savaşıyordu.
Ben 'Niye her şeyi tamirciye değil de kendimiz yapmak zorundayız?' diye isyan ederken; o, bir gün kendisi göçüp gittiğinde, yapayalnız kaldığımda o tornavidayı tutacak gücü bana aşılamaya çalışıyordu.

Aynı evin içinde iki insan yıllarca birbirini hiç anlamadan yaşayabiliyor. Üstelik ortada çıkarsız bir sevgi ve kabul varken oluyor bu durum.

Babalar kusursuzmuş gibi bir söylemde bulunamam, babalar da yanlış yapar. Kendi korkularını doğru sanırlar. Sertliği güç, susmayı dayanıklılık, fazla müdahaleyi korumak zannederler. Çünkü çoğu baba, babalığı bir kitaptan öğrenmez. Kendi babasından gördükleri, göremedikleri ve hayatın ona öğrettikleriyle baba olur.

Ama yıllar içinde başka bir şey daha olur.

Baba evin içinde yavaş yavaş bir insandan bir görev adamına dönüşür.
Bir sorun olduğunda aranacak, bir masraf çıktığında düşünecek, bir şey bozulduğunda halledecek kişiye.

Bunları yıllarca yaptığında dikkat çekmez. Düzen devam eder.
Asıl görünür olduğu an, bir gün bir şeyi yapamadığı andır.

Birinin yıllarca taşıdığı yükü görmeyip elinden düşürdüğü ilk parçayı fark etmek, ona yapılabilecek en sessiz haksızlıklardan biridir.

Geçmişte babayla çocuk arasındaki mesafe fazlaydı. Saygının içine korku da karışırdı. Bunu özleyecek değilim. Ama korkuyu çıkarırken saygıyı da kapının dışında bırakmamız gerekmiyordu. Yakın olmak, hoyrat davranma hakkı vermemeliydi.

Baba ne evin hükümdarıdır ne de ev halkının hayatını kolaylaştırmak için görevlendirilmiş bir çalışan.

O da o evde yaşayan bir insandır.

Ama işin garibi, bunu en çok kendisi unutur.

Ve bir gün şöyle der:
“Siz mutlu olun, rahat olun. Bana yeter.”

Kulağa sevgi dolu geliyor.
Oysa biraz durup düşününce ne kadar ağır bir cümle olduğu ortaya çıkıyor.

“Benimki sonra olur.”
“Ben idare ederim.”
“Ben dayanırım.”

Aile de zamanla buna alışır. Babanın istememesi, ertelemesi, yorulması, susması normalleşir.

Sonra zaman geçer.

Hayat boyunca veren tarafta duran adamın rolü değişir.
Bir gün ilk defa onun bir şeye ihtiyacı olur.

“Paran var mı?” diye soran adama artık “Bir ihtiyacın var mı?” diye sorulması gerekir.

Herkesi bir yerlere yetiştiren adam, birinin gelip onu almasını bekler.

Çocuklarının ne zaman eve geleceğini düşünen adam, telefonun çalmasını beklemeye başlar.

Ve bence sevginin neye dayandığı tam da burada ortaya çıkıyor.

Bir insanı bize verdiği şeylerle sevmek kolaydır. Peki artık veremediğinde? Artık onun hayatına bizim yetişmemiz gerektiğinde?

İnsan o zaman istemeden çok ağır bir soruyla karşılaşıyor.

Biz babamızı mı seviyorduk, yoksa bizim için yaptıklarını mı?

Yıllarca bizim için kendi hayatından yer açan bir adama, yaşlandığında hayatımızın içinde yer açmak bazen ağır geliyor.

Programımıza uymuyor.
Düzenimizi değiştiriyor.
Vaktimizi alıyor.

Elbette hayatın gerçekleri var.

Ama bütün gerekçelerin ardında tek soru kalıyor.

O bize ihtiyaç duyduğunda yanında ne kadar durduk?

Çünkü bir gün bütün bu hesaplar bitiyor.

Telefon artık çalmıyor.
“Eve ne zaman geleceksin?” diyen olmuyor.
Kapının önünde ayakkabısı yok.
Oturduğu koltuk boş.

Baba gidince insanın içinde başka türlü bir boşluk açılıyor.

Yaşın kırk da olsa elli de olsa, dünyanın bir yerinde seni hala çocuk olarak gören bir insanın eksildiğini hissediyorsun.

Kendi evin var. Kendi çocukların var. Kendi hayatın var.

Ama yine de tuhaf biçimde daha sahipsizsin.

Çünkü insan babasını kaybettiğinde yalnızca bir insanı kaybetmiyor.

Arkasında görünmeden duran bir duvarı, bir problem çıktığında arayabileceği numarayı, “Ben buradayım” demese bile orada olduğunu bildiği adamı kaybediyor.

Sonra geçmişe dönüyorsun.

Bir poşetin içinde eve getirdiği şeyi.
Gece kapının kilidini kontrol etmesini.
“Paran var mı?” diye sormasını.
“Varınca haber ver.” deyişini.

Çocukken bunların hiçbirini sevgi saymamıştık.

Sonra büyüdük.

Bir gün elimiz bir tornavidaya uzandı.
Bir gün kendi çocuğumuz için uykumuz kaçtı.
Bir gün kendi istediğimiz bir şeyi sessizce erteledik.

Ve işte o an ağzımızdan hiç düşünmeden, babamızdan duyduğumuz o ağır cümle çıktı.

“Siz iyi olun. Bana yeter.”

İşte o an insan babasını başka türlü anlıyor.

Keşke anlamak için bu kadar büyümek gerekmeseydi.

Keşke onlara değer vermek için güçten düşmelerini, yaşlanmalarını ya da bir gün tamamen susmalarını beklemeseydik.

Bir baba ailesini severken kendi hayatından tamamen silinmemeli.

Ve “Siz iyi olun, bana yeter.” dediğinde, hala yanımızdayken ona söylememiz gereken cümle aslında çok basit.

“Hayır baba…
Yetmez.
Sen de iyi ol.”

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız