Bireyden Topluma Üç Hal
1. El Olmak
Anadolu’da yüzyıllardır kullanılan “el olmak” diye bir söz vardır. Birinin yalnızca uzaklaşmasını
anlatmaz. El olan kişi hala hayattadır; bir yerlerde yaşamaya devam eder. Fakat artık eskiden ait
olduğu yerde değildir. Sevilen el olur, gurbet el diye anılır. Türkülerdeki sızı da buradan gelir.
“Nazlı yarim sanki bana el oldu.”
“El”i ağırlaştıran mesafe değil, aidiyetin kaybedilmesidir. Ölümde kaybedilen kişi ortadan çekilir;
kimin ardından yas tutulduğu bellidir. El olmakta ise kişi kalır, kaybolan onun o yere ait oluşudur.
El olmak, Anadolu’da bir insanın bir başkası için kullandığı sözdür. Peki insan bir başkasına değil de
kendisine el olmuşsa? Giden de kalan da aynı kişiyse? Kaybolan artık kişi değil, onun kendi
hayatındaki yeridir. Aynı isim çağrılır, aynı beden yaşar. Dışarıdan bakıldığında hayat yerindedir; fakat
benlik artık o hayata ait değildir.
Kendine el olmak: Benliğin cenazesiz kayıp hali.
Kendine el olunca “Ben kimim?” sorusunun cevabı da değişir. Anne, baba, eş, çalışan, evlat, güçlü
olan, fedakar olan, herkesi toparlayan...
Bunların hiçbiri sahte değil. İnsan zaten ilişkiler içinde yaşar; roller, kimliğin dış dünyayla kurduğu
gerçek bağlardır. Sorun, kişinin kendisine yalnızca bu roller üzerinden ulaşmaya başlamasıdır. Hepsi
çekildiğinde geriye kalan kişi kayıpsa, insan artık kim olduğunu değil, başkalarının hayatında ne işe
yaradığını anlatmaya başlar.
Bu dönüşümün bütün sorumluluğunu dış dünyaya yüklemek de gerçeği eksik bırakır. İnsan yalnızca
maruz kalmaz; yaptığı uyumlarla bu yapının sürmesine kendisi de katılır. Sevilmek için susarsın, ait
kalmak için geri çekilirsin, çatışmanın bedelini ödememek için bir isteğinden vazgeçersin. Vazgeçilmez
olmak güven verir, fedakarlık takdir getirir, güçlü olmak kırılganlığın görünmesini önler.
Her vazgeçişin bir karşılığı vardır. İnsan herkese ait kalabilmek için kendisine ait olmaktan
vazgeçmeye başlar.
“Seni herkes için olduğun şeylerden çıkarsak; sana senden ne kalır?”
Asıl dönüşüm bu sorunun cevabından önce yaşanır. Kişi kendi içinden yükseleni artık kendi ölçüsüyle
karşılamaz. Öfkesini yaşamadan önce haklı olup olmadığını, üzüntüsünü duymadan önce abartıp
abartmadığını tartar.
Bir süre sonra kendi deneyiminin sahibinden çok hakemi olur.
Üstelik o hakemin kullandığı ölçülerin nereden geldiği de giderek silinir. Hangisi kendi değeri, hangisi
korku, hangisi yıllarca süren uyum, hangisi kabul görmek için öğrenilmiş bir davranış... Sınırlar
birbirine karışır.
Aidiyet de burada yön değiştirir.
Kişi kendi içinden yükselene şüpheyle, kendisinden beklenene tanıdıklıkla yaklaşır. Bir itiraz düzeni
bozacaksa tehlikeli, bir arzu ilişkiyi değiştirecekse bencillik olarak kabul edilir. Uzun süredir ertelenen
bir istek bugünkü hayatı sorgulatacaksa gerçekçi olarak görülmemeye başlar.
Bir ben var benim içimde; herkese yar, bana el olan.
Herkese yar olan bu ben sevilir, aranır, güvenilir bulunur. Yük taşır, sorun çözer, yetişir. Çevresi onu
dayanıklılığıyla, fedakarlığıyla tanır. Ancak başkalarının hayatındaki yeri sağlamlaştıkça kendi
hayatındaki aidiyeti silikleşmeye başlar.
Görülmeme ve dinlenmeme de artık yalnız dışarıda yaşanan şeyler olmaktan çıkar. İnsan uzun süre
yalnız belirli halleriyle kabul gördüğünde aynı seçiciliği kendisine yöneltir. Başkasının görmediği
tarafını kendi de görmez; başkasının duymadığı sesi kendi de dinlemez.
Bir noktadan sonra onu susturacak kimseye ihtiyaç kalmaz.
Kendine el olmak, insanın kendi içinden gelene artık kendindenmiş gibi davranmamasıdır.
Geçmiş ortadan kalkmaz. “Eskiden böyleydim” demek, geçmişte daha saf ya da daha gerçek bir ben
olduğu anlamına gelmez. Asıl kayıp, insanın kendi değişiminin izini süremez hale gelmesidir. Neyi
gerçekten seçtiğini, neyi ait kalmak uğruna geride bıraktığını artık birbirinden ayıramaz.
“Eskiden böyleydim,” der ama bu cümle bir anıyı anlatmaktan çok, kaybedilmiş birinin ardından
söylenen sözlere benzer.
Kendine el olmak, kendi cenazesini bile gömemeden kendini kaybetmektir.
Böyle bir kayıp sessiz kalmaz. İnsan onu yorgunluk, huzursuzluk, anlamsızlık ya da boşluk diye ayrı ayrı
adlandırır. Her biri için başka bir çözüm arar. Oysa sorunların isimleri değişse de kaynağı değişmez.
Kendi hayatında yaşayacak yer bulamayan benlikle, onsuz kurulmuş hayat aynı bedende yaşamaya
devam eder. Bir taraf dış dünyada görevini sürdürürken, diğeri ait olduğu hayatın dışında kalır;
aralarındaki gerilim de giderek büyür.
Yangın da burada başlar.
Bu yangın öyle bir yangın ki sessiz ve yavaş bir şekilde başlar; insan kendi hayatındaki yerinden her
vazgeçişinde biraz daha büyür. Hangi gün başladığını gösteremez, hangi olayın ilk kıvılcım olduğunu
söyleyemez. Dışarıdaki hayat işlemeye devam ederken içerideki kıvılcım fark edilmeden yayılır;
sonunda tek bir yeri değil, benliğin tutunabileceği bütün alanı saran bir orman yangınına dönüşür.
Ama insan bu yangınla birlikte toplumdan çekilmez. Eş olmaya, anne ya da baba olmaya, çalışmaya,
sevmeye, ilişki kurmaya devam eder. İçeride kaybettiği aidiyet, onunla birlikte bütün bu ilişkilerin
içine girer. Kendisini daha çok üstlendiği roller üzerinden tanıyan insan, zamanla karşısındakini de kim
olduğundan çok kendisi için ne yaptığıyla görmeye başlar. Eşinden eşliğini, dostundan dostluğunu
bekler. Böylece ilişkinin içinde insanın kendisi geri çekilir; yerine görevler ve beklentiler geçer.
İnsanlar birbirini olduğu haliyle değil, kendilerinden bekleneni ne kadar yerine getirdiği üzerinden
görmeye başladığında ortak hayatın bağı da zayıflar.
Kendine ait olmayan insan, bir başkasına ne kadar kendisi olarak ait olabilir?
Bir toplumun ilk kaybı da tam burada başlar.
İnsanlar birbirine el olmadan önce, kendilerine el olur
