ZAMANIN HIRSIZI
Takvimler ve saatler, insanlığın evrene vurduğu en keskin prangalardır. Saniyelerin tıkırtısı, aslında hepimize varlığımızın sonlu olduğunu hatırlatan küçük birer hatırlatıcıdır. Sabah uyanır uyanmaz geleceği planlar, kahvemizi yudumlarken bile dünün hesaplaşmalarını yaparız. Zihnimiz sürekli iki zaman dilimi arasında mekik dokur: Ya yaşanmışlıkların nostaljik gölgesine sığınırız ya da henüz gelmemiş olanın kaygısıyla nefesimizi tüketiriz. Oysa zaman, ellerimiz arasında parmak arası kumlar gibi kayıp giden ve geriye sadece biriktirilen hatıralar bırakan acımasız bir hırsızdır.
İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük özellik, zaman bilincine sahip olmasıdır; fakat paradoksal bir şekilde, bu bilinç bizi anın güzelliğinden mahrum bırakır. Bir çiçeğin açılışını izlemek yerine telefonumuzun ekranına gömülmemiz, sevdiklerimizle masada otururken aklımızın başka bir yerde olması, hep bu geleceği yakalama telaşındandır. Geleceği garanti altına almaya çalışırken, içinde bulunduğumuz o eşsiz ve bir daha asla geri gelmeyecek olan "şimdi"yi ıskalarız. Hayat, büyük planların gerçekleşmesini beklerken arada olup bitenlerden ibarettir.
Bellek ise zamanın bu acımasız akışına karşı kurduğumuz en masum ama bir o kadar da aldatıcı barikattır. Hatırladıklarımız, genellikle olduğu gibi değil, ruhumuzun o anki süzgecinden geçtiği kadarıyla kalır zihnimizde. Çocukluğumuzun yazları hep daha güneşli, eski dostluklar hep daha samimi, kayıplarımız ise zamanla daha da ağır gelmiştir. Bellek, geçmişi yeniden yazan usta bir romancıdır. Bu yüzden geçmişe duyulan özlem (nostalji), çoğu zaman gerçekte var olmuş bir zamana değil, sadece o zamanın bizde bıraktığı duyguya duyulan bir özlemdir.
Ömrümüz, geçmişin ağırlığı ile geleceğin kaygısı arasında sıkışıp kalmış incecik bir çizgidir. Bu kıstırılmışlıktan kurtulmanın tek yolu, zamanın akışına direnmek değil, onunla aynı yöne doğru akabilmektir. Eckhart Tolle'ün dediği gibi, zamanın kendisi bir illüzyondur; geriye kalan tek gerçeklik şimdiki zamandır.
Belki de en büyük bilgelik, saatlerin tıkırtısını susturup sadece "şimdi"de var olabilme cesaretini göstermektir. Çünkü yarın dediğimiz şey, sadece bugünün hayalinden ibarettir; dün ise çoktan rüzgârın önünde savrulup gitmiş bir yapraktır. Elimizde kalan tek tapu, içinde nefes aldığımız bu ânın sonsuzluğudur.
