ZAFER HİÇBİR ZAMAN MAHVOLDUKLARINI SANANLAR TARAFINDAN KAZANILMAZ

Türk dünyasının iki esaslı temelden birisini teşkil eden İslam dininin, milli varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyoruz. İnsanı hayvanlardan ayıran özellikler utanma, ülküye bağlanma ve bir iman ve bir fikir uğrunda ölebilmek hasletidir. Utanan insan suç işlemekten ve ayıplanmaktan sakınır. Ülküye bağlanan insan maddi sıkıntılara şikâyetsiz katlanır.

Bir iman ve fikir uğrunda ölen insanda kendisinden sonra geleceklerin terbiyesinde olağanüstü rol oynar. Türkiye’nin kalkınmasını düşünürken, fertlerin yalnızca refahını düşünmek, memleketi kuvvetlendirmeye yetmez.

Refah içinde ve ileri memleket, ahlak ve fikir bakımından da üstün değilse, yıkılmaya mahkûmdur. Fertlerinde bir fikir için ölmek hasleti bulunmayan milletler, düşman saldırısı karşısında ölmekten kaçınacakları için, o refahtan hiçbir hayır gelmeyecektir.

Hâlbuki Türkler yüzyıllar boyunca, büyük devlet kurmak ülküsünü taşımış bir millet oldukları için, onları kalkındırmak aynı durumdaki başka milletleri kalkındırmaktan daha kolaydır. Fedakârlığa dayanan kalkınma hamlesini, Türk milleti birçok milletlerden daha hızlı yapabilecek kabiliyettedir.

Fakat yüzyıllar boyunca kudretli önderler tarafından idare edilmiş olan Türk topluluğu, tarihinin her çağında olduğu gibi bugünde büyük kılavuzlar istemektedir. Milli şuur ve gurura malik liderlerin en büyük faydası, topluma aşağılık duygusuna düşmekten korumaktır.

Bir millet büyük iş yapabilmek için kendisinin büyük millet olduğu inancını duymalıdır. Atatürk devrinde, Türk milleti nüfus, refah, servet, teknik ve kültür bakımından, bugüne göre çok çok geride olmasına rağmen manevi güç bakımından kudretliydi ve onun içindir ki, kendisinde her tehlikeyi yenebilmek inanç ve kuvveti bulunuyordu. Bu inanç kuvvetiyle büyük zaferler kazandı.

Hâlbuki önderler ve aydınlarda aşağılık duygusu olursa, o milletin kalkınmasına imkân yoktur. Çünkü kalkınma hamlelerinin boşuna olacağı kuruntusu ruhlara işlemiş, gönüller ümitsizlikle dolmuştur. Zafer hiçbir zaman, mahvolduklarını sananlar tarafından kazanılmaz.

Kalkınma hamlesi hiç şüphesiz bilim metodları ile olacaktır. Fakat milletimizin toplum ve fert psikolojisiyle tarihi, milli gelenekleri, toplumsal yapısı de hesaba katılmazsa, bilim metodları ile davranış başarıyı sağlamaz. Nasıl ilaçlar, aynı hastalığa tutulmuş insanlar üzerinde aynı tesiri göstermiyorsa, bilim metodu da her toplum üzerinde aynı sonucu vermeyecektir.

Bilim metodu, peşin hükümlerden sıyrılmayı da emreder. Bu sebeple Türk milletinin siyasi rejimin ne olması gerektiği çok tartışılmıştır. Rejimler gaye değil, milletlerin sadetleri için bir vasıtadır.

Bu sebeple milletler tarih boyunca bazen rejimler değiştirmişlerdir. Bir bakıma rejimler, milletlerin elbisesidir. Şahıslar gibi milletlerde zaman zaman mekânlara göre elbise giyerler. Sıcak ve soğuk iklimlerin giydikleri elbise farklıdır. Soğuk iklimlerde açık bir elbise nasıl insanın ölümüne sebep olursa, şu veya bu rejim de bazen bir milletin çökmesine sebep olabilir.

Bugün içinde bulunduğumuz siyasi ve sosyal şartlara göre bize uygun gelen toplum elbisesi, yani rejim, demokrasidir. Milletimizde bu fikir günden güne yerleşip kökleştiği gibi, birlikte hareket etmeye mecbur olduğumuz müttefiklerimizin de rejimi budur.

Fakat demokratik rejimde kalmaya kararlı oluşumuz, demokratik olmayan eski tarihimizi ve bize övünç veren kahramanlarımızı saygı ile anmamıza asla engel olamaz. Çünkü geçmişini hor gören bir millet, ancak şeref yoksunu insanlardan kurulu bir toplum olabilir. Şunu da gözden uzak tutmamalıyız ki, demokrasinin başarılı olması, toplumdaki milli şuurun kuvvetiyle orantılıdır.

Türk milletinin kalkınması derken, bu harekete, gönülleri heyecanla çarpıştıracak ve yurttaşları fedakârlığa hatta kahramanlığa sürükleyecek bir anlam vermek için kalkınma hedefinin ‘Büyük Türkiye’ olması birinci şarttır.

Kültürü, bilimi, tekniği ile birlikte ahlakı ve erdemi ile de ileri ve üstün olacak Türkiye… Yoksa sadece refah ve zenginlik için yapılacak hamlenin, bir ticaret evi hareketinden farkı yoktur. Devlet ile ticaret kurumu başka başka şeylerdir. Ve devlet olmayı ticaret kurumu olmakla karıştıran topluluklar, daima başkasının gölgesinde yaşamaya ve ilk darbede yıkılmaya mahkûmdur.

Devlet sahibi Türkler olarak siyasi sınırlarımız dışında kalan Türklere karşı ilgisiz kalamayız. Tarihin en büyük imparatorluklarını kurup birçok milleti idare etmiş bir toplum olarak, siyasi sınırlarımız dışındaki Türkleri düşünmek vazifesinden asla geri kalamayız. Biz Türk milletiyiz. Türk milleti siyasi sınırlarla ölçüştürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi’nden ve Tuna’dan Altayların ötesine kadar uzanan geniş dünyada yaşayan yaratıcı millettir.

Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve taktikleriyle, dillerinin zorla değiştirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle bölünmez, yok olmaz. Türkün en büyük görevi Türklüğe hizmettir. Türkler sürülseler de, dilleri bozulup değiştirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup, Türk ellerini kurt başlı sancak altında birleştirir. Değişen lehçeleri tek bir edebi Türkçe haline sokar, Türk’ten boşaltılan yurtları Türklerle doldurur.

YORUM EKLE