DÜŞÜNEREK DEĞİL, GÖRÜNEREK VAROLDUM (ŞİDDET: Görünür Olmanın En Kolay Yolu)
Türkiye’de son dönemde 18 yaş altı şiddet olayları tartışılırken benzer başlıklara dönüp duruyoruz: ceza hukuku, aile yapısı, eğitim sistemi, ahlak, din, sosyal medya. Bu başlıkların hepsi elbette önemli; ancak bu tartışmaların arasında cevaplanması elzem olan soru “Bu çocuklar nasıl var oluyor?” olmalı.
Genellikle “Neden yaptılar?” diye soruyoruz. Oysa bu soru, sonucu inceler, kökü değil. Daha rahatsız edici ama daha gerekli bir soru şudur: Bu çocuklar varlıklarını neyin üzerine kurarak büyüyor?
Descartes yüzyıllar önce varlığı düşünceye bağladı. “Düşünüyorum, öyleyse varım” dedi. Bu önerme hâlâ ayakta; ancak bugün birçok insan için varoluş, başka bir eksene kaymış durumda. Artık varlık, düşünceyle değil, “görünür olmak” ile kuruluyor. Yani “düşünerek değil, görünerek var olma” eksenindeyiz.
İnsan için var olmak, sadece hayatta kalmak değildir. İnsan varlığını bir referansa yaslayarak yaşar. Değerini, gücünü, anlamını, görünürlüğünü bir yere bağlar. Kimisi üretmeye bağlar, kimisi ilişkiye, kimisi ait olmaya, kimisi başarmaya. Ama kimisi de varlığını daha karanlık yerlere bağlar: korkutmaya, bastırmaya, acı vermeye, aşağılamaya, şok etmeye, izlenmeye.
Bugün şiddeti seçen birçok çocuk ve ergen için “buradayım” cümlesi şu biçimlerde kuruluyor: “Benden korkuluyorsa varım.” “Birine zarar verebiliyorsam güçlüyüm.” “İzleniyorsam, konuşuluyorsam, yayılıyorsam varım.”
Bu düşünceler rastgele değildir. Bunlar, yanlış ama tutarlı bir benlik örgütlenmesinin ürünüdür. Yani ortada bir bilinçsizlik değil, yanlış kurulmuş bir öznellik vardır. Çocuk yok değildir; çocuk yanlış bir varoluş denklemine yerleştirilmiştir.
Sosyal psikoloji uzun zamandır şunu söylüyor: İnsan için görünür olmak, iyi görünmekten daha temel bir ihtiyaçtır. Görülmeyen özne, bir süre sonra nasıl görüldüğünü değil, görülüp görülmediğini önemsemeye başlar. Görünürlük kanalları daraldıkça, içeriğin niteliği geri plana düşer. Etki üretmek yeterlidir. Şok etmek yeterlidir. Bir iz bırakmak, nasıl olursa olsun, “hiç olmamaktan” daha güvenli hissedilir.
Bu noktada şiddet, bir kontrol kaybı olmaktan çıkar; bir varlık ispatı işlevi görmeye başlar. “Buradayım” demenin çarpık ama en kolay ve en hızlı çalışan bir yolu hâline gelir. Bir çocuğun bir akranını aşağılaması, bir görüntüyü yayması, birine saldırması çoğu zaman yalnızca öfke değildir. Aynı zamanda şudur: “Beni fark et. Benden etkilen. Ben buradayım.”
Gelişim psikolojisinin işaret ettiği başka bir kritik nokta da kontrol duygusudur. Çocuk, kendi hayatı üzerinde etkisi olduğunu hissedemezse, kontrolü içerden kuramaz. Bu durumda kontrol yanılsaması sağlayan davranışlara yönelir. Güç, içeriden gelişmediğinde dışarıdan, kaba ve yıkıcı biçimlerde aranır. Şiddet burada bir patoloji değil, gecikmiş bir kontrol talebi gibi çalışır.
Toplumlar, çocuklara var olmanın yollarını açık ya da örtük biçimde öğretir. Bazı varoluş biçimleri desteklenir, bazıları görünmez kılınır, bazıları alay konusu yapılır. Eğer bir çocuk emekle, sözle, düşünceyle, bağ kurarak görünür olamıyorsa; ama korkutarak, bastırarak, zarar vererek hızla merkez olabiliyorsa, burada güçlü bir öğrenme oluşur. Varlık, içerikten kopar; etkiye bağlanır.
Anlam üretilemediğinde, anlamın yerini yoğunluk alır. Anlam yoksa etki yeterlidir. Etki yoksa yıkım devreye girer. Bu, bireysel bir bozulmadan çok, kolektif bir iklimin sonucudur. Şiddetin bu kadar hızlı yayılabilmesinin nedeni de budur: Anlam inşası sabır ister; yıkım ise anlıktır.
Bu yüzden sorun çocukların “boşluğu” değildir. Sorun çocukların neyin içinde var edildiğidir. Bir çocuk şiddet ürettiğinde çoğu zaman hiçlikten gelmez. Tam tersine, çok belirli, yanlış ve örgütlü bir varoluş formunun içinden gelir. O çocuk için şiddet bir kaos değil, bir düzen kurar. Bir kimlik üretir. “Ben buyum” diyebileceği bir alan açar.
Eğer bir toplum çocuklara var olmanın insani yollarını açmazsa, çocuklar var olmanın insan dışı yollarını icat eder. Bu bireysel bir sapma değil, toplumsal bir sonuçtur. Bu nedenle bugün yalnızca “Nasıl cezalandıracağız?” sorusuyla yetinemeyiz. “Nasıl var ediliyorlar?” sorusunu da sormak zorundayız.
Çünkü bir çocuğun eline silah almasıyla bir cümle kurması arasındaki fark çoğu zaman kapasite farkı değil, varlığını dayadığı yerin farkıdır. Hatta belki de en rahatsız edici gerçek şudur: Birçok çocuk yanlış yerde var oluyor. Ve biz, o yerleri hâlâ yeterince ciddiye almıyoruz.
Ancak burada çok kritik bir ayrımı netleştirmek gerekir. Yanlış yerde var olmak, suçu ortadan kaldırmaz. Şiddeti açıklamak, şiddeti mazur göstermek değildir. Bu çocuklar faildir. Yaptıkları şey yanlıştır, zararlıdır ve karşılıksız bırakılamaz. Suçun çocuk tarafından işlenmiş olması, onun “suç olmaktan çıktığı” anlamına gelmez. Aksine, hukuki ve toplumsal bir karşılığı olmak zorundadır.
Toplum bir yandan şiddeti kınarken, diğer yandan onu sürekli görünür kılar. Şiddet içeren görüntüler hızla yayılır, konuşulur, paylaşılır. Korkutan çocuk “problemli” ilan edilir; ama aynı zamanda merkez olur. Adı anılır, yüzü dolaşır, etkisi hissedilir. Toplum, istemeden de olsa şu mesajı verir: “Böyle yaparsan görünür olursun.” Çocuk bunu ahlaki bir onay olarak değil, varoluşsal bir veri olarak kaydeder.
Ailede sınır koymayan, okulda davranışı yalnızca disiplin suçu olarak gören, sosyal çevrede zorbalığı “çocukluk” diye geçiştiren, medyada şiddeti sürekli dolaşıma sokan bir yapı; şiddeti öğretir ama sorumluluğu tek başına çocuğun omzuna bırakır. İşte asıl çarpıklık burada başlar.
Eğer bu suçun bir cezası olacaksa —ki olmalıdır— bu ceza yalnızca çocuğa ait olamaz. Çünkü bu davranış tek başına çocuğun üretimi değildir. O çocuğu yetiştiren aile, görmezden gelen sosyal çevre, davranışı yönetemeyen eğitim sistemi, şiddeti dolaşıma sokan sosyal medya iklimi de bu zincirin parçalarıdır. Çocuğu cezalandırıp, onu bu noktaya getiren her yapıyı cezasız bırakmak adalet değil, kolaycılıktır.
Gerçek sorumluluk, yalnızca failin eline kelepçe takmakla bitmez. Faili oraya getiren zeminin de hesabını sormayı gerektirir. Aksi hâlde her cezalandırılan çocuğun ardından, aynı zeminde yetişen bir başkası sıraya girer.
Bu yüzden cevaplanması gereken yalnızca “Çocuk suçlu mu, değil mi?” sorusu değildir. Aynı zamanda “Biz bu ülkede çocuklara hangi varoluş yollarını açıyor, hangilerini kapatıyoruz? Hangi davranışları gerçekten engelliyor, hangilerini sessizce ödüllendiriyoruz?” sorusunun sorulması ve cevaplanması gerekir.
Bir çocuk yanlış yerde var oluyorsa ve şiddeti var olmak için seçiyorsa, bu tabloda ne çocuk tamamen masumdur ne de toplum bütünüyle suçsuzdur. Çünkü gelinen noktada sorumluluk tek bir yere yıkılamayacak kadar büyüktür ve farklı düzeylerde pay edilmesi gerekmektedir.
Unutulmamalıdır ki gerçek yüzleşme de ancak herkes kendi payına düşeni kabul ettiğinde mümkündür.
