Ayakta Kalmak Yetmez
Sabah namazından sonra telefona uzanıyorum. Haber başlıkları değişmiyor: İran sınırında gerilim tırmanıyor, körfez şehirleri duman altında, Amerikan uçak gemileri bölgeye yığılıyor. Bu manzaraya neredeyse alıştık. Her gün aynı yangının farklı bir köşesini izliyoruz.
Ama haritaya baktığımda başka bir şey görüyorum. Tam ortada duran bir ülke: Türkiye. Aynı coğrafyanın içinde, aynı fırtınanın ortasında… ama hâlâ ayakta. Hâlâ kendi iradesiyle duran bir ülke.
Bunu söylemek için siyasetçi olmaya gerek yok. Bir ilahiyat öğrencisi olarak, yaşadığımız sürecin sadece siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir imtihan olduğunu düşünüyorum.
Bu bir tesadüf değil.
Türkiye, sıradan bir coğrafyada kurulmuş bir devlet değil. Anadolu, tarih boyunca geçişlerin, kırılmaların, savaşların ve yeniden doğuşların merkezi oldu. Böyle bir yerde yaşayan bir millet, tehlikeyi uzaktan tanımayı değil, onunla yaşamayı öğrenir. Bu yüzden krizler bizim için sürpriz değil; alışılmış bir sınavdır.
Bugün etrafımızda yaşananlar da farklı değil. Sınırlar değişiyor, dengeler kayıyor, devletler zayıflıyor. Ama Türkiye hâlâ dengede durabiliyorsa, bu yalnızca askeri ya da siyasi güçle açıklanamaz. Bu, aynı zamanda bir hafıza meselesidir. Bu toprakların taşıdığı tarihsel refleksin sonucudur.
Fakat asıl mesele burada başlıyor:
Ayakta kalmak yeterli mi?
Çünkü güç, tek başına bir değer değildir. Güç, nasıl kullanıldığıyla anlam kazanır. Tarih, sadece güçlü olanları değil; gücünü ne için kullandığını bilenleri hatırlar.
Bugün Türkiye’nin etrafındaki coğrafyada yaşayan halklar—Filistin’de, Yemen’de, Irak’ta, İran’da—acıyla yüz yüze. Bu insanlar, sadece coğrafi olarak değil, tarihsel ve kültürel olarak da bize uzak değil. Aynı duaların yankılandığı, aynı hikâyelerin paylaşıldığı bir dünyanın parçaları.
Bu yüzden “biz iyiyiz” demek yetmez.
Bir toplumun sağlam kalması, başkalarının yıkımına kayıtsız kalmasını meşru kılmaz. Aksine, o sağlamlık bir sorumluluk doğurur. Eğer bir ülke bu fırtınanın ortasında hâlâ ayaktaysa, bu yalnızca kendini korumak için değil; gerektiğinde denge kurmak, gerektiğinde söz söylemek, gerektiğinde de barış için ağırlık koymak içindir.
Diplomasi bu noktada sadece bir devlet aracı değildir; bir medeniyet refleksidir. Güçlü olmak, savaşmamakla övünmek değil; gerektiğinde barışı inşa edebilecek iradeyi gösterebilmektir.
Sabahın o sessizliğinde şunu düşündüm:
Belki de bu sağlamlık bir ayrıcalık değil, bir emanettir. Güç bir ayrıcalık değil, bir emanettir; ayakta kalabilmek nimettir, fakat o nimeti başkalarının yarasına merhem edebilmek asıl imtihandır.
Çünkü ateşin ortasında durmak, yanmadığın anlamına gelmez.
Bazen bu, suya en yakın olanın sen olduğun anlamına gelir.
