İstanbul
Parçalı az bulutlu
12°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce

GEÇMİŞ OLSUN: BU BATAKLIĞI HEP BERABER İNŞA ETTİK!

YAYINLAMA:

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okul koridorlarını kan gölüne çeviren, 14-15 yaşındaki

çocukların parmaklarını tetiğe götüren o karanlık motivasyonu anlamak için önce kendi

evlerimize, pırıltılı ekranlarımıza ve nankörce kurduğumuz sofralarımıza bakmak zorundayız.

Toplum olarak suçu sadece "online oyunlara", internete ya da dış güçlere atıp vicdanımızı

yıkama çabamız, aslında kendi suçluluk duygumuzu bastırma telaşımızdan başka bir şey değil.

Bu cinnet, tek bir nedene sığmayacak kadar büyük, çok boyutlu bir toplumsal iflastır. Bu

çocuklar gökten zembille inmedi; biz onları televizyon ekranlarında, sınav salonlarında ve

birbirimizi nankörce tükettiğimiz o buz gibi evlerimizde bizzat inşa ettik.

Biz çocuklara insan olmayı değil, birer "yarış atı" olmayı öğrettik. Akademik başarıyı tek tanrı

sanan, davranışı ve edepli olmayı "zaman kaybı" gören o ruhsuz eğitim ve sınav sistemi

evlatlarımızı sadece birer puandan ibaret gördü. Çocuklar, "kazanmak için her yol mübahtır"

denilen o vahşi yarışın içinde merhametlerini ve vicdanlarını bıraktılar. Ekranlara çıkıp çocuk

psikolojisini "hemen kırılacak bir cam" masalıyla anlatan uzmanlar ise bu yıkımın en büyük

ortağı oldu. Çocuğun sınır tanımazlığını "özgürlük", disiplinsizliğini "özgüven" diye

pazarladılar. O "cam" diye büyütülen çocukların ruhu, gerçek hayatın sertliğine çarptığında

birer kırığa değil, keskin birer silaha dönüştü. Kuralların "travma", disiplinin "baskı" sayıldığı

bu ortamda ne öğretmende otorite kaldı ne de okulda huzur. Öğretmen, bir uyarı yaptığında

soruşturma açılmasına ya da veli saldırısına uğrama korkusuyla değersizleştirilerek eğitim

yuvalarında derin bir boşluk oluşturuldu ve o boşluğu telegram gruplarındaki nefret ve kanlı

eylem planları doldurdu.

Buna birde ekonomik kaos eşlik edince durum daha da derinleşti. Ekonomik çöküş sadece

cüzdanları değil, vicdanları da kuruttu. Alın teri dökerek yaşayanların yokluğa mahkûm

edildiği; buna karşın ahlaksızlığın, gerçek dışı hayatların ve "kısa yoldan" köşeyi dönenlerin el

üstünde tutulduğu bir pazar yerine doğdu bu çocuklar. Gündüz kuşağı programlarında her türlü

rezilliğin, aldatmanın ve ahlak dışı ilişkinin meşrulaştırıldığı; akşam ise kendi adaletini

mermiyle sağlayan mafya kahramanlarının dizilerle kutsandığı bir kültüre kimse müdahale

etmedi.

Çocuk, hak aramanın yolunun hukuk değil, intikam olduğunu; saygı görmenin yolunun ise

korkutmak olduğunu o ekranlardan öğrendi. Üstelik ebeveynler, kendi konforları bozulmasın

diye çocuklarının eline tableti, telefonu ve bilgisayarı denetimsizce vererek, onları bu lağım

çukuruna bizzat elleriyle ittiler. "Ya bendensin ya düşman" kutuplaşmasıyla sokağı ve siyaseti

zehirleyen biz yetişkinler, çocukların eline o ideolojik ya da bireysel nefreti en başta biz

tutuşturduk.

Daha önce yazdığım "Düşünerek Değil, Görünerek Varoldum" yazımda belirtmiştim; artık var

olmak sadece "görünür olmak" demek. Ancak bu görünürlük arzusu insanı merkez olmaktan

çıkarıp bir "meta" haline getirdi. O nikah masasındaki kağıda imza atınca memur, "Ben de sizi

karı-koca ilan ediyorum" diyor ancak artık "karı-koca" kelimeleri bizlere çok uzak kaldı. Çünkü

bir yastıkta kocamasını beklediğimiz çiftler, yuva kurmak yerine birbirlerine karşı sinsi birer

cephe açar duruma düştüler.

Artık evlerin içerisinde huzur değil, sadece haklı çıkmaya yönelik güç savaşları ve taktiksel

manevralar sergileniyor. Kadın cinsel kimliğini, erkek ise ekonomik gücünü, yuva olması

gereken ama çoktan bir cepheye dönüşmüş o dört duvar arasında birer silah gibi kullanıyor.

Daha da acı verici olanı ise kullanılan bu kirli silahların, sosyal medyada "mutluluk" maskesiveya “galibiyet nişanesi” altında herkese sergilenmesi. Aynı yastığa baş koyup birbirine sırtını

dönen, sadece kendi haklılığını ispatlamak için eşinin yıllar boyu biriktirdiği tüm emeği bir

nankörlükle çöpe atanların evinde aile artık bir sığınak değil, taşınması imkansız bir yük haline

geldi.

İşte bu duvarların içine doğan çocuk, silah kullanmayı aslında daha o küçük yaşlarda, annesinin

babasına, babasının annesine attığı o manevi kurşunlarla öğreniyor. "Güçlüysen haklısın,

haklıysan güçlüsün ve her iki durumda da görünür ve değerli olursun" algısıyla büyüyen bir

çocuğun, kendini fark ettirmek için sokakta şiddeti bir silah olarak seçmesi neden bizi

şaşırtıyor? İnsan bir eşya haline gelince, 14 yaşındaki bir çocuğun o eşyayı kırıp dökmesi artık

sıradan bir olaydır. Ebeveynler kendi sosyal medya vitrinleri için çocuklarını bile birer "dekor"

olarak kullanırken, o çocukların dışarıda birer "fail" haline gelmesine kimse şaşırmasın.

“Sistem bize seçenekler sunmadı, sistem bizi buna zorladı, sitem bizi bu noktaya getirdi, dış

güçler yaptı vesaire vesaire” istediğimiz kadar sorumluyu kendimiz dışında bir yerlerde

arayalım biz nankörlüğü, kutuplaşmayı, kolay yolu ve sahte gösterişi seçtik. "Sistem suçlu"

diyerek sorumluluktan kaçmak ne yazık ki bu güzel ülkemde artık gerçekle bağın kopma

noktasına geldiği bir alışkanlık hatta yeni bir bağımlılık türüne dönüştü. Oysaki bu sistemin

çarklarını biz kendi tercihlerimizle döndürüyoruz. Okullardaki şiddet bir "kaza" ya da "dijital

oyun yan etkisi" değil; bizim bizzat inşa ettiğimiz bu bataklığın doğal sonucudur.

Birbirine tahammülü kalmamış, evladına "ezilmemek için ez" diyen, hayatı bir vitrinden ibaret

sanan bizler; bu cinayetin görünmeyen ortaklarıyız. Kendi adaletini sağlayan dizi

kahramanlarına öykünen, emeği nankörce silen, uzmanların masallarıyla çocuğunu cam bir

fanusa hapseden bu toplum, şimdi o camın keskin kırıklarıyla kanıyor. Aynaya bakın; orada

birer mağdur değil, kendi elleriyle geleceğini katleden, insanı eşyaya dönüştüren bir toplum

göreceksiniz. Kutsal saydığımız o imzaların altında birer canavar yetiştirdik ve şimdi o

canavarlar kılıçlarını bize doğrultuyor.

“Bir çocuğu adam et ne şekilde edersen et” diyen atalarımızın çocukları hiçbir zaman cam gibi

kırılgan bir psikolojiye sahip olmadı aksine o çocuklar bu toprakları muazzam kültürel

zenginliklerle doldurup bir sonraki nesile miras olarak bıraktılar. Ancak gelinen noktada

üzülerek söylemeliyim ki o mirasa sahip çıkamadığımız gibi kendi çıkarlarımız ve kendi

konforumuz için güzel ülkemde artık sınıfların ışığıyla birlikte geleceğimiz olan koca bir nesli

de söndürdük.


Geçmiş olsun güzel ülkem, bu yıkımı, her bir tuğlasını bizzat seçerek biz inşa ettik.


 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız