SESSİZLİKTEN ÖĞRENMEK
Hayat, çoğu zaman yüksek sesle konuşur: trafik gürültüsü, telefon bildirimleri, televizyonun durmaksızın yankılanan ışıkları… Biz de bu gürültüye ayak uydurur, sürekli konuşur, sürekli paylaşırız. Ama sessizliğin dilini bilenler bilir ki, en derin dersler sessizliktedir.
Sessizlik, boşluk değildir; aksine, düşüncelerimizin, korkularımızın ve umutlarımızın yankılandığı bir mekândır. Bir sabah güneşin yavaşça doğuşunu izlerken duyduğumuz o hafif rüzgâr, sessizlikle konuşur. O an, kimseye açıklamak zorunda olmadığımız bir gerçeği fark ederiz: kendi varlığımızın farkındalığı, kelimelerin ötesindedir.
Çoğu insan, sessizlikten kaçar. Çünkü sessizlik, bizi kendi içimizle yüzleştirir. Kim olduğumuzu, ne istediğimizi ve hangi yollarda kaybolduğumuzu sorgulatır. Bu sorgulama bazen acıtır, bazen korkutur, ama her zaman özgürleştirir. Sessizlikte kaybolan biri, bir gün kendi sesini bulur.
Gürültüyle dolu dünyamızda sessizlik, bir isyan biçimidir. O, modern zamanın karmaşasında durmayı, nefes almayı ve kendi iç sesiyle sohbet etmeyi öğretir. Sessizliğe ayırdığımız her dakika, iç dünyamızın bahçesine düşen bir tohum gibidir; büyümesi zaman alır, ama meyvesi, hayatın en gerçek tatlarından biridir.
Belki de en büyük bilgelik, sessizlikte gizlidir. Konuşmak her zaman cesaret ister, ama dinlemek -özellikle kendi içimizi dinlemek- daha da büyük bir cesaret gerektirir. İşte o zaman, hayatın gürültüsüne rağmen, huzurun ve farkındalığın kapılarını aralayabiliriz.
